(9 Nisan 2006'da Kabul Edildi)
21. Yüzyıl’da hem uluslararası düzlemde hem de Türkiye'de, sermaye
egemenliğinin dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak,
bunun gerektirdiği mücadelenin sorumluluklarını üstlenmek,
bir insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.
Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi
olan, işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten
eşit, özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin
eksenini oluşturuyor.
Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma
Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı,
sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını
savunur.
ÖDP, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı,
ekolojist, militarizm karşıtı ve feminist bir sosyalizm doğrultusunda,
sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü
ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını
amaçlar.
Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin
partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat
işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini
bir an bile gözden yitirmez.
Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki
faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokratik
ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması
yönünde çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını
geliştirecekleri bir mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip
olmayı vazgeçilmez sayar.
İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından
ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı
başlıca işlevlerinden biri olarak görür.
Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu emekçilerinin, köylülerin,
kısacası tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin,
karar alma, denetleme ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini
öngören, tüm toplumsal yaşam alanlarında üretenlerin yöneteceği
bir dünyanın şekillenmesine öncelik veren bir eylem planına sahiptir.
DÜNYAYI DA DEĞİŞTİRECEĞİZ !
Dünya 21. Yüzyıl’ın başında hem bloklar ve devletler arasındaki
jeopolitik güç mücadelesinin, hem de çok uluslu şirketler arasındaki
ekonomik rekabetin öne çıktığı bir dönemi yaşıyor. Günümüzün
emperyalizmi, kapitalist birikimin sorunlarını tüm dünya emekçilerinin
sırtından çözmeye çalışan bir siyasi egemenlik biçimi şeklinde
ortaya çıkıyor. Bu yeni emperyalizm biçiminde topraklar üzerindeki
doğrudan denetim, piyasaların denetimi karşısında ikinci planda
kalıyor. IMF, DB, DTÖ gibi uluslararası kurumlar tarafından tasarlanan
yeni egemenlik ilişkileri, borçlandırma mekanizmaları, enerji
yollarının kontrolü, fikri mülkiyet ve patent haklarıyla kendini
gösteren bilimsel ve teknolojik hâkimiyet, kitle iletişim araçlarının
muazzam gücüyle desteklenen kültürel hegemonya ile pekişiyor.
İnsanlık dünyanın hemen her yerinde, farklı düzeylerde de olsa
yoksulluk, sosyal dışlanma, ekonomik krizler, ekolojik tahribat
ve savaş gibi kapitalist sistemin doğasından gelen sorunlarla
yüz yüze kalıyor. Diğer bir deyişle, ‘tarihin sonu’ tezleriyle
20. Yüzyıl’ın sonunda nihai zaferini ilan eden kapitalizm, iç
çelişkilerinin faturasını tüm insanlığa ödetiyor. Öte yandan
emperyalistler arası ‘ekonomik rekabetin damgasını vurduğu’ kapitalist
küreselleşmenin bir dönemi, ABD ve İngiltere emperyalizmi başta
olmak üzere yandaşlarınca yapılan müdahale ile sona ererken,
Irak ve Afganistan’da tarihin en haksız, adaletsiz, akla, vicdana
ve uluslararası hukuka aykırı işgallerinden biri gerçekleştiriliyor.
ABD politikalarının gerçek yüzü ortaya çıkıp işgal güçleri bir
bataklığa sürüklenirken, fatura gene Ortadoğu halklarının kanı,
canı, maddi ve kültürel varlıklarının kaybıyla ödeniyor.
ABD’nin Balkanlar’a askeri müdahaleyle başlayan 11 Eylül saldırısının
ardından Afganistan ve Irak işgalleriyle süren hamlesinin, henüz
ona “süper emperyalizm” kavramlaştırmasını taşıyacak bir dünya
imparatoru statüsü kazandırdığı söylenemez. Çok uluslu şirketler
arasındaki rekabet dünya ekonomisinin temel bir dinamiği olsa
da, ulus devletler arasındaki çatışmaların önemi de göz ardı
edilemez. Ulusal ya da bölgesel çekişmeler, sınıf mücadelelerinin,
etnik çatışmaların zaman zaman öne çıkması, “ultra emperyalizm”
tezindeki uluslar üstü istikrarlı bir düzenin en azından şimdilik
geçerli olmadığını gösteriyor. Klasik emperyalizm ise, büyük
güçler arasındaki ciddi gerilimlere karşın, topyekün bir askeri
çatışmanın ufukta görünmemesi ve uluslararası sermayenin entegrasyonu
yolunda mesafe alınması nedeniyle günümüzün emperyalizmini tam
olarak açıklayamıyor. Bu nedenle anti-emperyalist mücadele direniş
stratejisini üç boyuta da nüfuz edecek kapsamda tasarlamak zorundadır.
ABD emperyalizmi’nin Irak’ı köprübaşı seçerek, dünya petrol rezervlerinin
üçte ikisine sahip Basra Körfezi’ni kontrol etme, buradan Hazar
Denizi Havzası’nı da denetim altına alma stratejisi, Ortadoğu
ve Kuzey Afrika’ya yönelik jeopolitik amacı oluşturuyor. Bunun
ekonomik boyutu da, Ortadoğu’da serbest piyasa ekonomisini derinleştirerek,
eğitimi destekleyerek, kadının işgücü piyasasına katılımını özendirerek
dünyanın ciddi ekonomik potansiyele sahip, ama küresel ekonomiye
tam eklemlenememiş bölgesini kapsamak, bölgenin ucuz işgücünü
kullanmanın yanında burada kitlesel bir tüketici talebi oluşturmaktır.
Çin, çok ucuz emek gücü, devlet müdahaleciliğine dayanan büyüme
stratejisiyle önemli bir dünya ekonomik gücü haline geliyor.
Rusya ise petrol ve doğalgaz başta olmak üzere, ekonomik kaynaklarını
daha etkin kullanarak, uluslararası bağlantılarını güçlendirerek
ve askeri varlığını hissettirerek dünya gücü statüsünü yeniden
kazanma çabasını sürdürüyor. Pekin ile Moskova arasındaki jeopolitik
rekabetin varlığına karşın, ABD’nin Orta Asya ve Kafkaslar’a
yerleşme planını boşa çıkarmak amacıyla bölge ülkeleriyle işbirlikleri
önem kazanıyor. Önümüzdeki dönem İran ve Hindistan’ın da gözlemci
üye olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü üyeleriyle Latin Amerika
ve Asya’nın geri kalan ülkelerinin ekonomik işbirliğinin gelişmesi
bekleniyor. ABD ile Hindistan arasında yapılan, Yeni Delhi’nin
nükleer ihtiraslarına tavizleri de içeren geniş kapsamlı son
anlaşma söz konusu güçlerin ABD’yle ilişkilerini sağlam tutma
isteğiyle, rakip bir dünya ekonomik ekseni oluşturma çabaları
arasındaki gerilimin gelecek on yıllara damgasını vuracağı öngörüsünü
doğruluyor.
Neo liberalizm tahrip ediyor
Günümüzün kapitalizmi, evrensel niteliğini tüm yeryüzüne taşıyor.
Kendi toplumsal ilişkilerini dünyanın her köşesine yayıyor. Kapitalizmin
kâr mantığı, sermaye birikim sürecinin gerekleri her toplumsal
ilişkiye, yaşam pratiğinin her adımına nüfuz ediyor. Kapitalizmin
bugünkü ideolojisi neo liberalizm, bir anlamda piyasayı toplumsal
ve politik kontrolün dışına taşımayı hedefliyor. Bu tasarım kapitalist
küreselleşmeyi doğal gelişmelerin bir sonucu gibi sunuyor, arkasında
uluslararası sermayenin bir politik projesi bulunduğu gerçeğini
gizlemeye çalışıyor.
Neo liberal tasarımda devletin işlevi de yerel ekonomileri dünya
ekonomisinin gereklerine uyarlamak yönünde değişiyor. Devlet
artık ulusal ekonomi ile uluslararası ekonomi arasında bir volan
kayışı haline geliyor ve dışarıdan içeriye doğru uluslararasılaşıyor.
Bundan böyle ulus devletin görevi, kendi egemenlik alanı içerisinde
sınıf, mülkiyet ve piyasalara ilişkin toplumsal ilişkileri kurmak
ve yeniden üretmek, uluslararası sermaye birikiminin taleplerini
yerine getirmek olarak şekilleniyor.
Neo liberalizmin atağı demokrasinin krizini de derinleştiriyor.
Neo liberal zihniyet, kapitalizmin öncüllerine dönüşle, siyaset
ve iktisadı farklı kuralları olan iki ayrı alan şeklinde tanımlayarak
birbirinden iyice koparıyor. Böylelikle iktisadı toplumsal ihtiyaçlardan,
insanların sorunlarından bağımsız, kendini düzenleyen piyasanın
sinyallerine göre şekillenen bir özerk alan olarak tanımlıyor.
İktisat teknik, alternatifsiz, yargıları sorgulanamaz, ‘halkın
talepleri’nden korunması gereken bir faaliyet alanına dönüşüyor.
Siyasi düzlemdeki biçimsel eşitlik görüntüsü, iktisadi eşitsizliklere,
sömürü ve dışlanmaya müdahale olanağını perdeliyor.
Her tür eşitsizlik biçimini yeniden üreten neo liberal program,
tüm dünyada büyüme temposunun yavaşlaması, işsizliğin ve toplumsal
dışlanmanın yaygınlaşması, sosyal devletin ve kamu hizmetlerinin
gerilemesi, finansal krizlerin olağanlaşması gibi sonuçlar doğuruyor.
Özellikle üretken faaliyetlerin kâr oranlarındaki düşüşler, uluslararası
sermayenin spekülatif alanlara yönelmesine yol açıyor. Finansal
liberalleşmeyle bu olağanüstü spekülasyon dalgası tetikleniyor.
Borsalar, mali piyasalardaki değer artışı; fiziksel sermaye,
insan kaynağı, araştırma-geliştirme faaliyetleri gibi reel göstergelere
yansımıyor.
Böylelikle finansal varlıkların değeri reel varlıklar aleyhine
artıyor, uluslararası rantiye sınıf servetine servet katıyor.
Bu gelişmeler kaynakların adaletsiz dağılımına yol açıyor, yatırım
eğilimi düşüyor. İşsiz ve yoksullar yavaşlayan büyümenin faturasını
öderken, yerel temsilcileri de dâhil uluslar üstü sermaye sınıfı
finansal yatırımlardan nemalanıyor, bir anlamda üretim finansın
yedeğine sokuluyor.
Kapitalist küreselleşme sürecinde malların, hizmetlerin, sermaye
akışlarının önündeki kısıtlamalar ve kontroller hızla ortadan
kaldırılıyor. Sermayenin güvenini kazanabilmek kaygısıyla ücretler,
çalışma koşulları, istihdam ve sosyal güvenlik standartları,
çevre düzenlemeleri aşağıya doğru çekiliyor. Ülkeler arasındaki
bu rekabet ‘dibe doğru yarış’ olarak da adlandırılıyor.
Sermaye, sendikaları, taşeronlaştırma ve üretimi başka ülkelere
kaydırma tehdidi ile geriletmeye çalışıyor. Esnek üretimde geçici,
kısmi zamanlı, parça başı işler yaygınlaşıyor, özellikle kadınlar
neo liberal düzende daha fazla sömürülüyor, daha yoğun baskıyla
karşılaşıyor. Böylelikle kadınlar yoksullaşıyor, kadınlar kapitalist
küreselleşmeye karşı mücadelenin gittikçe daha önemli bir dinamiği
haline geliyor.
Kapitalist küreselleşme tüm insani değerlerin üzerinden bir silindir
gibi geçiyor. Yoksullaştırıyor, yalnızlaştırıyor, çaresizleştiriyor.
Dar milliyetçiliğin etki alanına girenler bir yana, daha kapsayıcı
“kolektif kimliklere” dini referanslara sarılmak bir çıkış yolu
gibi görünüyor. Ortak paydası Batı karşıtlığı, modernite korkusu
olan milliyetçilikten beslenen kökten dincilik veya dini de referans
alan bir ırkçılık boy gösterebiliyor. Aynı neoliberal rüzgâr,
Batı’da işini, yaşam standardını kaybetme korkusuna kapılanları
kendi mağduriyetlerinin sorumlusu gibi gördüğü Müslümanlar’a,
“ötekilere” hınç biriktiren bir kitle haline getirebiliyor. Giderek
demokrasi, insan hakları, hoşgörü, kadın eşitliği gibi değerlerin
Batı’ya, Hıristiyanlığa içkin olduğu tezleri kabul görüyor. Bu
ortamda bir kültürel grubun, bir dini inancın açıkça şiddet ve
terörle özdeşleştirilmesinin kültürel ırkçılık olduğunun, dinler
ve kültürler arası düşmanlığı körüklediğinin altını çizmek büyük
önem taşıyor. Diğer yandan hoşgörü, eleştiriye saygı gibi değerler
çerçevesinde düşünme ve düşünceyi ifade özgürlüğüne kıskançça
sahip çıkmak gerekiyor.
Bilim ve teknikteki ilerlemeler yeni teknolojilerin kullanımının,
böylelikle insani ihtiyaçların tatmininin ve üretici güçlerin
gelişmesinin olanaklarını yaratıyor. Ama kâr mantığı, bilginin
belli ellerde toplanmasına ve bilgi iktidarını pekiştirerek,
bu kazanımların insanlık yararına kullanımının engellenmesine
neden oluyor.
Tüm insani etkinliklerin metalaştığı bir dünyada kültürel ve
sanatsal yaratıcılık da ticari boyut kazanıyor. Serbest ticaret
kurallarına tabi tutulan kültür ürünleri zengin müşterilerin
egemenliğine giriyor. Büyük şirketlerin sponsorluk ağları dışındaki
sanat eserleri sesini duyurmakta zorlanıyor. Bu durum kültürel
çeşitliliği baltalıyor, muhalif sanatçıları dışlıyor, yaratıcılığı
piyasa taleplerine tabi kılma tehlikesi doğruyor.
Medya hegemonyasıyla, reklâm bombardımanıyla pompalanan tüketim
ideolojisi insan-doğa dengesini gözetmiyor. Dev barajların, nükleer
enerji üretiminin, ulaşım sistemlerinin doğurduğu hava kirliliğinin,
genetik değişime uğramış gıdaların ve tüm bunlara bağlı iklim
değişikliklerinin insanlık için oluşturduğu risklere karşı ekolojik
güvenliğin savunulması, küresel adalet mücadelesinin en yakıcı
taleplerinden biri haline geliyor.
Yeni küreselleşme dalgası üçüncü dünyadaki geçimlik tarım üreticilerini
bile uluslararası pazara bağlıyor, topraklarını ve hayvan varlıklarını
kaybetmelerine, yoksullaşma ve çözülmeye yol açıyor. Aslında
neo liberalizm döneminde dünya gıda üretimi tüketme kapasitesinin
üzerinde. Buna karşın açlıktan ölümler her yıl artarken, yetersiz
beslenme sorunu da gittikçe yaygınlaşıyor. ABD gibi en zengin
ülkeler dahi en temel insani gereksinimleri bile karşılanamayan
azımsanamayacak bir nüfus barındırıyor. Tarım üreticilerinin
yaşamlarını sürdürebilmesinin yanı sıra, tüketicilerin yeterli
ve sağlıklı beslenme ihtiyacının karşılanmasını da içeren taleplerle,
çok uluslu gıda şirketlerine karşı mücadele kapitalist küreselleşmeye
direnişin başlıca dinamiklerinden biri haline geliyor.
Küresel adalet mücadelesi gelişiyor
Tüm bu gelişmelere karşın, içinde emekçileri, sendikaları, tarım
üreticilerini, kadın ve çevre hareketlerini, savaş karşıtlarını,
farklı kültür ve kimlik taleplerini, diğer bir deyişle küreselleşme
mağdurlarını barındıran alternatif küreselleşme hareketi, 21.
Yüzyıl başı sistem karşıtı direnişin önemli bir olgusu olarak
karşımıza çıkıyor. Kasım 1999’da Seattle’da varlığını hissettiren
küresel adalet hareketi, o günden bu yana IMF ve DB toplantıları,
G-8, AB zirveleri, Davos toplantıları gibi dünyanın efendilerinin
her biraraya gelişinde itirazlarını yükseltiyor, başka bir dünya
özlemini gündeme getiriyor. Bir yandan evrensel barış adına savaşlara
karşı çıkılırken, öte yandan dünyada kaynakların adil paylaşımı
halinde insanlığın tüm temel ihtiyaçlarının giderilebileceği;
aç, açık kimse kalmayacağı; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi
temel toplumsal hizmetlerden herkesin yararlanabileceği bir dünya
umudu yeşertiliyor. Kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin,
“barış olmadan adalet, adalet olmadan barış olmaz” ilkesi üzerinde
yükselmesi gereği bir kez daha anlaşılıyor.
Bu süreç hem yeni bir enternasyonalizm anlayışını geliştiriyor,
hem de örgütlenme şansını artırıyor. Sermayenin küreselleşmesinden
yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin, örgütleriyle kapitalist küreselleşmenin
karşı kutbunu oluşturma sorumlulukları kendini hissettiriyor.
Irak benzeri açık işgaller karşısındaki bağımsızlık talepleri
bir yana bırakılırsa, çağın çelişkilerine ancak insan hak ve
özgürlükleri, sosyal haklar, emek ve çevre standartlarına ilişkin
evrensel taleplerle yaklaşmak etkili oluyor. Emperyalizme karşı
mücadelenin enternasyonalist ve kapitalizm karşıtı bir perspektifle,
tüm dünyadaki ezilenlerle ortak bir ruhla verildiği zaman anlam
kazanacağı bir kez daha doğrulanıyor.
Öte yandan emek ve demokrasi güçleri enternasyonal mücadelede
kendi ülkesindeki hükümetleri, parlamentoyu, yerel yönetimleri,
kendi talep ve çıkarları doğrultusunda değiştirmek sorumluluğunu
taşıyor. Her şeyden önce enternasyonal mücadeleye katkının kendi
halkının özlem ve taleplerini seslendirebilmek, onların sorunlarını
sahiplenebilecek bir devrimci pratik sergileyebilmekle ve toplumun
öz örgütlenmeleriyle bu mücadelenin mümkün olabileceğini akıldan
çıkarmamak gerekiyor. Ancak kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin
başlıca mevzii olarak sermayenin emekçiler üzerindeki baskı aracı
ulus devlete sahip çıkmayı işaret eden bir stratejinin çıkmaz
sokak olduğu da görülüyor. Yerel sermaye çevrelerine çapını aşan
misyonlar atfeden, dış mihrak saplantısıyla sürekli bir düşman
arayışı içinde bulunan, silahlı kuvvetler başta olmak üzere otoriter
eğilimlerden medet uman ‘milliyetçi sol’un dönemin ihtiyaçlarına
cevap verme potansiyeli bulunmuyor. Sol, tanımı gereği milliyetçi
olamayacağı gibi, sınıfsal perspektiften, emekçi taleplerinden
kopuk zihniyetin kendine sol yaftası takması da bir aldatmaca
olmaktan öteye gidemiyor.
Bugün neo liberal tasarımı dağıtmanın yolu kamusal alanı demokratikleştirmekten,
halkın geleceğini ilgilendiren her kararın yurttaşların katılımı
ve onayıyla alınmasını sağlayacak örgütlenmeleri yaygınlaştırmaktan
geçiyor. Feminist, ekolojist, savaş ve ırkçılık karşıtı hareketler,
insan hakları ve sosyal hakların savunulması, katılımcı politikanın
yaygınlaşması temelinde yükselen inisiyatifler kapitalizme karşı
mücadeleyi zenginleştiriyor. Bu hareketlerin yeni fikirler, farklı
örgütlenme modelleri, alışılmadık mücadele tarzlarıyla toplumsal
mücadelelerin ufkunu genişlettiklerini mücadele pratikleri kanıtlıyor.
Önümüzde, bu hareketlerin farklılık, özgüllük, özerklik taleplerini
ihmal etmeden; yereli, ulusalı, küreseli topyekün değiştirme
çabasına eklemlenmelerini sağlamak, onları bütünlüklü muhalefetin
bir öznesi yapma görevi duruyor.
Sendikalar ve taban inisiyatifleri gibi katılımcı demokrasinin
özneleri olan toplumsal hareketlerin de, toplumu bütünlüklü biçimde
değiştirmenin, farklı talep ve beklentileri bir programda birleştirmenin
önemine özen göstermeleri gerekiyor. Toplumsal hareketler emek
hareketinin teori ve pratiğine katkıda bulunma perspektifini,
kendi özgün hedefleriyle kaynaştırdıkları ölçüde, toplumsal muhalefeti
güçlendiriyorlar. Böylelikle emekten yana partilerin, çeşitli
toplumsal hareketlerin, yurttaş inisiyatiflerinin karşılıklı
anlayış, uzlaşma, dayanışma içerisinde, göreceli özerkliklerini
koruyarak bir arada bulundukları bir zemin ortaya çıkıyor. Bu
zemin ancak farklı muhalefet dinamiklerinin çok renkliliğini
yansıtan, emek eksenini kaybetmeden sendikal, ekolojist, feminist,
savaş karşıtı hareketlerle köprü kuran, tarım üreticileri hareketlerinin
taleplerini kavrayan, çoğulcu ve demokratik bir anlayışla güçleniyor.
Dünya Sosyal Forumu’nun öncülük ettiği sosyal forumlar, toplumsal
muhalefet hareketlerinin, neo liberalizme karşı antikapitalist
örgütlenmelerin, savaş karşıtı hareketlerin buluştuğu, sorunları
ve çözüm alternatiflerini tartıştıkları en önemli zeminlerden
biri olarak gelişiyor. Bir bölgesel izdüşüm olarak Avrupa Sosyal
Forumu da giderek etkisini genişletiyor. Antikapitalist Sol Partiler
Topluluğu, Avrupa Sol Partisi, işsizliğe karşı Avrupa Yürüyüşü,
Üçüncü Dünya’nın borçlarını silme kampanyası, anti-semitizme,
yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa, sosyal kazanımların, göçmen
haklarının çiğnenmesine karşı çeşitli örgütlenmeler “Avrupa’yı
değiştirme ve başka bir Avrupa” mücadelesinin verilebileceği
zeminler olarak şekilleniyor. Aynı zamanda Latin Amerika’da yükselen
toplumsal hareketler ve bu toplumsal hareketlerin desteği ile
seçim başarıları kazanan sol partiler neo liberalizme ve emperyalizme
direnebilen bütün dünya halklarının umudu oluyor.
Bu enternasyonal örgütlenmeye kendi coğrafyamızda, kendi insanlarımızın
birikimlerinden, deneyimlerinden, mücadele pratiklerinden, ülkemizin
çok kültürlü, çok kimlikli yapısından katkıda bulunmak; kendi
halkımızın başta kapitalizm olmak üzere tüm baskı ve sömürü biçimlerine
karşı direnişini örgütleyebilmek; sadece kendi toplumumuza değil,
tüm insanlığa sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmek gerekiyor.
21. YÜZYIL İÇİN ÖZGÜRLÜKÇÜ SOSYALİZM
Sermaye egemenliğine ancak kapitalizmi aşmayı hedefleyen ve kapitalizme
karşı alternatifini ortaya koyan adil, demokratik, katılımcı
bir anlayışla karşı çıkılabilir. Bu yaklaşımda, sınıflı toplumların
ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve emekçi
sınıfların pratiğinde, eşitlikçi toplumsal muhalefetin vicdanında
kendini yeniden üreten sömürüsüz bir dünya arayışı mücadelenin
eksenini oluşturur. Temel amaç, insanın özgürlüğü; tüm insanların
her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesidir.
Özgürleşme, Marx’ın tanımladığı biçimde, insanların yaratıcı
potansiyellerinin tam olarak ortaya çıkmasıdır. Her bir kişinin
özgürce gelişmesi, başkalarının da özgürce gelişmelerinin önünü
açar. İnsanın üretim sürecinde yeteneklerini seferber etmesi,
kendini geliştirip gerçekleştirebilmesi, özgürlüğün ilk adımıdır.
Böylelikle ihtiyaçlar dünyasında, gittikçe gelişen ve çeşitlenen
ihtiyaçları karşılanabilir. Ama asıl özgürlük, zorunluluklar
dünyasının bittiği yerde, insanların kendi yeteneklerini geliştiren
etkinliklere zaman ayırabildikleri noktada başlar. Bu bağlamda
bireysel özgürlüğün savunusu neo liberalizme terk edilmemeli,
kolektif yapıların yanı sıra bireysellik ihtiyaçlarına da sahip
çıkılmalıdır. Ancak özgüveni gelişmiş, inisiyatif kullanabilen,
farklılıkların eşdeğerliliğine sahip çıkan, bireycileşmemiş bireylerle
geleceğin toplumu tahayyül edilebilir.
İnsanın potansiyelinin tümüyle açığa çıkmasına izin veren bir
topluma ancak sermaye mantığından koparak varılabilir. Bu ise
tepeden inme, kitlelerin öz inisiyatiflerine dayanmayan bir öncünün
çabasıyla gerçekleşemez. Yalnızca çalışanların kendi kendilerini
yönetme kapasitelerinin artışıyla; toplumda demokratik ve katılımcı
özyönetim pratiklerinin yaygınlaşmasıyla; insanların başkalarının
özgürlüğünü tamamlayıp, zenginleştirdikleri dayanışma ağlarının
kurulmasıyla mesafe alınabilir.
ÖDP, bu yaklaşımını özgürlükçü bir sosyalizm tahayyülüne dayandırır.
Özgürlükçü sosyalizm derken, eşitlikle özgürlüğün solun iki temel
değeri olduğu ve birbirini tamamlayıp güçlendireceğinden hareket
eder. Toplumun maddi kaynaklarının paylaşımında, istihdam olanaklarına
erişimde, parasız ve nitelikli eğitim, sağlık, sosyal güvenlik
haklarının kullanımında tam bir eşitlikten yanadır. Bölüşüm sorunlarının
ve sosyal hak taleplerinin ötesine geçen; özyönetimci, demokratik
katılımcı bir planlamayı amaçlayan; bireyin karar alma süreçlerine
aktif olarak katıldığı, doğrudan demokrasinin uygulandığı, üretenlerin
söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir toplum tasarımını savunur.
Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her türlü sömürü, ezilme,
ayrımcılık, dışlanmaya tepki olarak yükselen kimlik taleplerinin
karşılanmasının eşitlikçi bir toplumun da önünü açacağına inanır.
Demokratik, çoğulcu, katılımcı bir iktidar olmadan dünyayı değiştirmenin
bir hayal olduğu bilincine sahiptir. Ama siyasal ve toplumsal
anlamda devrimci bir değişimin kendinin hükümet olmasıyla değil,
geniş halk kitlelerinin kendini yönetmesi ve denetlemesiyle oluşacak
bir iktidarda gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.
Bu nedenle; siyasalın toplumsallaşmasından, toplumsalın siyasallaşmasından,
siyasetin gündelik yaşamın bir parçası, toplumdaki insanların
politik süreçlerin öznesi olmasından yanadır. Kendini temsili
demokrasi ile sınırlamayan; referandumlar, plebisitler yanında,
yaşam ve üretim alanlarında halkın içinde örgütlendiği meclisler
aracılığıyla, katılımcı, doğrudan demokrasinin değişik uygulamalarına
gerçeklik kazandıran bir anlayışa sahiptir.
Dayanışmayı sadece işçiler, emekçiler arasında değil, şehir ve
kır yoksullarını, işsizleri, topraksızları, evsizleri, emeklileri
de kapsayan bir toplumsal dayanışma şeklinde yorumlar. Toplumsal
dayanışmanın bir hayırseverlik faaliyeti şeklinde değil, kamu
kaynakları seferber edilerek hiç kimsenin aç, açık, temel insani
gereksinmelerden muhtaç kalmayacak biçimde, insan onuruna uygun
tarzda yaşamasının anlaşılmasını amaçlar.
Bu anlamda her bireye, geçmişte ve şu anda üretim sürecine yaptığı
katkıya bakılmaksızın kayıtsız şartsız ‘yurttaşlık hakkı’ ödenmesini
savunur. Böylece kişinin eğitim, sağlık gibi temel sosyal hizmetlerden
yararlanması yanında, bir insanlık hakkı kapsamında temel malları
alabilecek asgari bir satın alma gücüne sahip olmasıyla toplumda
hiç kimsenin sefalete sürüklenmemesi sağlanmış olur. Ayrıca bireyleri
birbirine adaletli davranmaya, yani dayanışmaya teşvik eden bir
anlayışı benimser.
Böylece içinde farklı dünyalara yer olan, kamusal çıkar, ortak
refah, sosyal hakları da kapsayan evrensel haklar üzerinde yükselen
bir dayanışma uygarlığına ulaşmayı amaçlar. Bu uygarlıkta, kapitalizmin
yarattığı insanın kendi emeğine yabancılaşmasının yanı sıra insanın
doğaya ve nihayet insanın insana yabancılaşmasının aşılması da
hedeflenir.
ÖDP’nin özgürlükçü sosyalizm anlayışı enternasyonalisttir; kapitalist
küreselleşmeye karşı mücadelenin yerel, ulusal, bölgesel ve küresel
ölçekteki mücadele ve direnişlerin birbirini tamamlaması ile
gerçekleşeceğini savunur. Tüm yerküreye eşit, eşdeğer bu çerçevede
ekonomik ve kültürel alışverişte bulunmayı zenginlik sayan bir
anlayışla yaklaşır. Bu anlamda kapitalist küreselleşmenin işgücünün
serbest dolaşımını engelleyen, vize engelleriyle kültürel alışverişlerin
önüne kaleler diken tasarımını teşhir etmeyi görev sayar.
Özgürlükçü sosyalizm özyönetimcidir; üreten-yöneten toplumsal
işbölümünün aşılmasını, sadece üretim sisteminde değil, tüm çalışma
ve yaşam alanlarında yaşamı o karardan etkilenenlerin karar süreçlerinde
etkin olmasını savunur.
Özgürlükçü sosyalizm demokratik planlamacıdır; kişilerin üreten,
tüketen kimlikleriyle; meslek kuruluşları, sendikaları, tüketici
örgütleri ve taban örgütlenmeleriyle planlama süreçlerine aktif
biçimde katılacakları, kaynak tahsisi ve kullanımının çoğunluğun
ihtiyaçlarına öncelik verilerek “demokratikleştirilmiş kamusal
alanda” kolektif temelde gerçekleştirileceği bir sosyalist planlamadan
yanadır.
Özgürlükçü sosyalizm ekolojisttir; kapitalizmin toplumsal yararın
önüne kar maksimizasyonunu koyan anlayışı, ‘ne kadar tüketebiliyorsan
o kadar insansın’ sloganıyla ifadesini bulan tüketim ideolojisi
karşısında insan-doğa uyumunu temel alan bir dünyayı amaçlar.
Çevre sorumluluğu kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarına
ağırlık veren, yaşamın sürdürülebilirliğini, doğal dengenin korunmasını
gözeten, kalıcı sayılabilecek bir doğa tahribatına yol açması
nedeniyle nükleer enerji kullanımına kesinkes karşı çıkan bir
tavır benimser. Yenilenebilir kaynakların kullanımını; yenilenemez
kaynakların kullanımının ise alternatif sürdürülebilir kaynakların
geliştirilmesine bağlanmasını savunur.
Özgürlükçü sosyalizm feministtir; toplumsal cinsiyet çelişkilerinin
sınıf çelişkilerine indirgenemeyeceğinin farkında olarak, kadınların
“farklılıkların eşitliği” ilkesi temelinde sosyal haklarını ve
politik alan dâhil toplumsal yaşamın her kademesinde temsilini,
bu anlamda pozitif ayrımcılığı savunur, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına
karşı tavır alır. Gerek parti zemininde, gerekse yaşamın her
alanında pozitif ayrımcılık uygulamalarının gereğini yerine getirir.
Özgürlükçü sosyalizm militarizm karşıtıdır; silahlanma yarışının
gezegenimiz için büyük bir tehlike olduğunun farkındadır. Askeri
harcamalar, kaynakların toplumsal gereksinmeler için kullanımını
engelleyerek, dünyadaki yoksulluğun ve çevre tahribinin en önemli
bir nedenidir. Bu nedenle NATO’nun dağıtılması, evrensel ölçekte
ayrımsız bir nükleer, kimyasal, biyolojik silahsızlanma, mayınların
tasfiyesi, silahlanma harcamalarında ciddi bir kısıntı, askeri-sınai
kompleksin sivil amaçlar için kullanımına dönüştürülmesi dâhil
anti-militarist tüm çabaları destekler.
ÖDP çoğulculuğa dayanan bir özgürlükçü sosyalizm tasarımıyla,
toplumsal hareketleri kolektif iradenin asli bir öznesi kabul
eden anlayışıyla, emek eksenli yönelimiyle, yeni enternasyonalizmi
Türkiye’de temsil eden başlıca partidir. Devrimci siyasetin önünün
açılabilmesi, sadece fikirlerin doğruluğu ile değil, doğru fikirlerin
gerçek hareketle bütünleşmesine; neo liberal politikalardan yaşamı
ve çıkarı zarar görenlerin, yani küreselleşme mağdurlarının örgütlenebilmesine
ve geniş kitlelerin güvenini kazanıp onların umudu olabilmeye
bağlıdır.
TÜRKİYE’Yİ DE DEĞİŞTİRECEĞİZ !
Türkiye, kapitalist küreselleşme tasarımının hegemonyasını en
belirgin hissettirdiği ülkeler arasındadır. Türkiye’yi neo liberalizmin
laboratuarlarından biri haline getiren 24 Ocak 1980 ekonomik
kararları, 12 Eylül 1980 darbe dönemi koşullarında zahmetsizce
uygulanmaya başlandı. Bu süreç gelgitleriyle, sınıf mücadelesinin
iniş çıkışlarıyla, zaman zaman işçi ve emekçi sınıfların kopardığı
tavizlerle sürüyor. 21. Yüzyıl’la birlikte, özellikle 2001 ekonomik
krizinin ardından Türkiye’nin uluslararası sermayeyle bütünleşme
süreci hız kazanıyor. Ticaretin ve finansın liberalleşmesi ülkeyi
dünya piyasalarına ve uluslar üstü sermayeye iyice bağlıyor.
Kuralsızlaştırmayla kamunun ekonomik karar süreçlerindeki etkisi
budanıyor. Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sosyal hizmetlerin
piyasa sistemine tabi kılınmasıyla kamu çıkarı yerini piyasa
mantığına bırakıyor. Elbette bu saptamalar eskiden devletin ekonomik
rolünün uluslararası sermayeden bağımsız olduğu, ulusal devletin
ezen ezilen sınıflara eşit mesafede bulunduğu anlamına gelmiyor.
Ancak artık karşımızda iyice kurumlaşmış bir hegemonya; ekonomik,
politik, kültürel tüm insani faaliyetleri uluslararası sermaye
birikiminin gereklerine teslim etmeye çalışan neo liberal tasarım
bulunuyor.
Hiçbir şeyin eskisi gibi kalamadığı bir ortamda, politik sistem,
sivil toplum, toplumsal sınıflar, kültürel yaşam sermayenin küreselleşmesinin
gereklerine göre şekilleniyor. Siyaset bu ortamda gitgide toplumsal
taleplerden, sıradan insanın iş, aş, hizmet gereksinimlerinden
uzaklaşıyor; bir umutsuzluk, güvensizlik kapısına dönüşüyor.
Seçimler adeta neo liberal programı kimin daha iyi uygulayacağını
belirleme yarışı haline geliyor.
Neo liberal politikaların kıskacındaki Türkiye ekonomisinin bir
gelecek ufku; yüksek teknolojiye yatırım yapmayı, araştırma-geliştirme
fonksiyonlarını geliştirmeyi önüne koyan bir kalkınma stratejisi
yoktur. Uluslararası işbölümünde kendine biçilen rolü kabul eden,
vasıfsız veya düşük vasıflı emek-düşük ücrete dayanan bir figüran
konumundadır. Halkın ihtiyaçlarından kopuk, borç ödemeye, eğitim,
sağlık dâhil sermayeye kaynak aktarmaya odaklanmış bütçesi; bağımsız
Merkez Bankası adı altında mali sermayenin disiplin arayışına
tabi, üretim, istihdamdan kopuk para politikası; tarımdan enerjiye
birçok alanı siyasetin dışına taşıyarak uluslararası sermayenin
taleplerine göre düzenleyen ‘bağımsız kurulları’ neo liberal
tasarımın köşe taşlarıdır.
Merkez sağ partiler bir yana, siyasal İslamcı, milliyetçi, sosyal
demokrat partiler de değişik dönemlerde, uluslararası sermaye
programını uygulama güvencesi verdikleri ölçüde koalisyon ortağı
olarak hükümet etme fırsatı buldular. Yeniden yapılanma döneminin
partisi aranırken, siyasal İslam’ın 28 Şubat sürecinden kendi
açısından ders çıkaran, kendi güvencesini ABD’nin liderliğindeki
Batı ittifaklarında arayan temsilcileri bu boşluğu doldurmada
en yüksek başarıyı gösterdi; toplumsal ve cemaat bağları bulunan
bir siyasi özne büyük medya desteğinin de etkisiyle, halka küreselleşme
politikalarının sorgulanamazlığını tekrarlamak yoluyla teslimiyetçilik,
çaresizlik aşılayan ‘muhafazakâr neo liberal’ bir anlayışla tek
başına hükümet oldu.
Türkiye’deki sosyal demokrasi de, dünyadaki reform vaatlerini
terk eden, kapitalist küreselleşme politikalarının yörüngesine
giren benzer partiler gibi emekçilerden uzaklaşarak ‘sosyal liberalizm’den
etkilendi. IMF ve Dünya Bankası ile ilişkiler, NATO ve savunma
politikası gibi konularda kendini merkez sağ partilerden ayrıştıramaması;
‘yaşam tarzı’ modernizmi dışında belirgin bir hat tutturamaması
sonucu siyasetteki etkisini şehirli orta sınıf seçmenle sınırladı.
Demokrasi ve özgürlükler konusunda zaman zaman merkez sağ partilerin
dahi gerisine düşmesi nedeniyle kitlelerin bilincinde sağ/sol
ayırımını yapma noktasında fikri bulanıklığa neden olurken, siyasetin
itibar kaybına da katkıda bulundu.
Bu gelişmeler, piyasa eksenine sıkışmamış, insan ihtiyaçlarını
temel alan, gelirin ve servetin adil dağıtıldığı, eşitlikçi ve
katılımcı bir ekonomide insanca yaşayabilmenin önemini bir kez
daha öne çıkartırken, bunun mücadelesini örgütlü bir toplumda,
katılımcı, demokratik bir sendikal anlayışla emekçilerin ortak
örgütlenmesi hedefiyle; emekçilerle, emekliler, işsizler, tüketici
örgütleriyle vermeyi gerektiriyor. Ekonomide demokrasi, özelleştirmeden
değil, güçlü bir kamu sektörü üzerinde emekçilerin denetleyebildiği,
en geniş toplumsal ihtiyaçları karşılayabilecek, ekolojik kısıtları
dikkate alan, demokratik planlamaya dayalı bir ekonomi çerçevesinde,
çalışanların özyönetiminden geçiyor.
Avrupa Birliği kapısında Türkiye
21. Yüzyıl başında Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusu ülke gündeminin
başköşesine oturdu. Türkiye’nin sistem içi belli başlı güçleri,
büyük sermaye, egemen medya, siyasal İslam’ın 28 Şubat sürecinden
ders çıkartarak kendini değiştiren kesimi ve silahlı kuvvetler
gelecek stratejilerini AB’ye entegrasyon üzerine kurdu. Bunda
egemen güçlerin kapitalist küreselleşmeye AB üzerinden dâhil
olma tercihlerinin önemli bir payı olması kadar, Cumhuriyet’in
80 yıllık Batılılaşma projesinin varacağı hedef şeklinde kabul
görmesinin de etkisi bulunuyor. Sendikal çevrelerin önemli bölümü
Avrupa’da sosyal ve sendikal hakların kurumlaşmış olması üzerinden;
Kürt muhalefetinin ana gövdesi kimlik ve kültür taleplerinin
AB’de meşru bir zemin bulacağı beklentisiyle; halkın çoğunluğu
da daha iyi bir yaşam düzeyinin ancak AB üzerinden gerçekleşebileceği
umuduyla süreci destekliyor.
Türkiye Kopenhag kriterleriyle iç hukukunu AB normlarına göre
düzenlerken, Maastricht ekonomik kriterlerinin uygulanması da
büyük ölçüde IMF ve DB programları aracılığıyla yürütülüyor.
Burada egemenlerin ABD-AB tercihine sıkışmaları sorunu da yaşanmıyor.
Çünkü ABD, özellikle 11 Eylül sonrasında, stratejik ortaklarından
Türkiye’yi BOP projesi kapsamında ‘modernleşme’ deneyini ihraç
edebilecek örnek ülke olarak gösteriyor. Öte yandan Türkiye gibi
nüfusu büyük, geliri düşük, kültürel farklılığı belirgin bir
ülkeye AB kapılarının açılmasını, baş müttefiki İngiltere’nin
de öteden beri karşı çıktığı “Federal Avrupa” projesinin gerçekleşmemesi
anlamına geleceği için destekliyor. AB ise, müzakere sürecini
başlatarak büyük bir pazara, geniş bir emek havuzuna sahip Türkiye’yi
en azından yedekte tutmayı arzuluyor. Ortadoğu, Kafkaslar ve
Orta Asya’ya yönelik jeostratejik emellerinde Türkiye’ye ihtiyaç
duyabileceğini hesaplıyor. ‘Hazmetme kapasitesi’ testiyle de
nihai kararı verme iradesini elinde tutuyor.
Her koşulda 3 Ekim 2005’te başlayan AB ile müzakere sürecinin
on yılı aşması bekleniyor. Bu da en az bu süreç boyunca tüm ekonomik,
siyasi, sosyal ve kültürel tartışmaların AB dolayımı üzerinden
yapılması anlamına geliyor. Özellikle tarımda, işgücünün serbest
dolaşımında, Gümrük Birliği’nin tarım ve gıda ürünlerine, hizmetler
sektörüne uygulanmasında şiddetli tartışmalar yaşanacağı, hızlı
bir değişime tanık olunacağı anlaşılıyor.
Türkiye uluslararası alandaki gelişmeler ve uygulanan neo liberal
politikaların etkilerine bağlı olarak iki kampa ayrılma eğiliminde.
Bir yanda neo liberal, kapitalist küreselleşme savunucusu kanat;
öte yanda ise statükocu, devletçi, şovenist kanat. Bir kutbu
AB’yi yeryüzü cenneti gibi sunan, Brüksel’in tüm taleplerini
kayıtsız şartsız kabul etmeyi emir bilen, piyasacı ve liberal
kesim oluşturuyor. Diğer kutupta ise ‘milli hassasiyet’ demagojisiyle
bu süreçte mağduriyet yaşayan kesimleri arkasına alarak; burjuva
demokrasisi kapsamındaki demokrasi, insan hakları, özgürlükler
karşısında tepki örgütlemeye çalışan; yıkıcılık, bölücülük bahaneleri
arkasına sığınan milliyetçi, tepkici cephe bulunuyor. Zaman zaman
uygulamaların seyrine göre sermayenin, özellikle güçsüz kesimleri
arasında saf tutma konusunda bocalamalar, savrulmalar yaşanabilecek.
Her iki tarafın da ortak noktası kendileri gibi düşünmeyen herkesi
aynılaştırarak karşı tarafta göstermeye çalışmaları ve projelerinin
sınıflarüstü, emekçi taleplerinden, sorunlarından bağımsız olması.
Bu süreçte toplumsal muhalefet güçlerinin bu kampların dışında
kalarak, politik hatlarını eşitlik, özgürlük değerlerine sahip
çıkarak, anti-emperyalist siyaseti ve enternasyonalist dayanışmayı
birleştiren bir çizgi üzerinden yürütmeleri gerekiyor.
‘Emeğin Avrupası’, ‘sosyal Avrupa’
Avrupa’yı değiştirmenin, ‘başka bir Avrupa’nın, emekten, eşitlikten,
özgürlükten, katılımcı demokrasiden, ekolojiden, yurttaş haklarından
yana bir ‘sosyal Avrupa’nın, ‘emeğin Avrupası’nın kavgasını içerden
verenlerle, aynı mücadeleyi AB ile müzakere sürecinde dayanışma
içerisinde sürdürmek politik etkimizi de artıracaktır. Böylelikle
Türkiye’de sürdürülen özyönetimci, demokratik bir sosyalizm amaçlı;
emeğin sömürüsünün ve kadına yönelik baskının sona erdiği, sürdürülebilir
bir yaşama dayanan bir mücadele Avrupa ekseninde de güç kazanacaktır.
AB’nin, yurttaşların karar verme mekanizmalarından uzak tutuldukları,
katılımcılığı engelleyen anti-demokratik kurumsal yapısını, uyguladığı
neo liberal politikaları, özellikle AB Komisyonu’nun elit karakterini
eleştirirken, Avrupa’nın devrimci dönüşümü için mücadele hedefi
de önümüzde. Öte yandan, Türkiye solcuları, sosyalistleri olarak
uğruna uzun yıllardır mücadeleler verdiğimiz, bedeller ödediğimiz
demokratik haklar ve kazanımlara ilişkin AB sürecinde sağlanan
ilerlemelere de sahip çıkmak sorumluluğumuz var. Burada emek,
demokrasi, insan hakları ve kadın hakları kavramlarının karşılığını
yalnızca Avrupa’da bulabileceği ‘özcü’ bir varsayıma dayanılmıyor.
İzdüşümlerimizin bulunabildiği başka coğrafyalarda da ortak zeminler
oluşturmamak için bir neden bulunmuyor. ‘Sosyal Avrupa’ ve ‘emeğin
Avrupası’ savunucularının Üçüncü Dünya’ya karşı ırkçı, emperyalist
politikaların en ciddi muhalifleri, savaş karşıtı hareketin örgütleyicileri
ve küresel adalet hareketinin de bir parçası olduklarını hatırlamak
gerekiyor.
Bir arada yaşama kültürü
Türkiye’de de milliyetçi-ırkçı hareketler tıpkı Avrupa’daki izdüşümleri
gibi ekonomik adaletsizliklerin yarattığı toplumsal gerilimlerden
kültür temelli bir çatışma için yararlanma gayretindeler. Bu
bağlamda Kürt sorunu, Ermeni tehciri trajedisi, Kıbrıs ve azınlık
haklarının demokratik bir zeminde tartışılmasını, özgürlükçü,
hoşgörülü bir yaklaşımla önyargıların aşılmasını engellemeye
çalışıyorlar. Milliyetçilik burada ‘öteki’leştirdiği kesimleri
toplumdan tecrit etme, kendi siyasi eylemlerini ‘sıradan vatandaş’
tepkisi olarak sunmadaki tecrübesini harekete geçiriyor. ‘Kızıl
Elma’ olarak adlandırılan zihniyetin ‘sol’ olma iddiasındaki
bileşenleri kadar, bazı sol eğilimli çevrelerin içinde yer aldığı
‘yurtseverlik’ kampanyaları da niyetlerin ötesinde milliyetçiliği
besliyor.
Demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesini, neo liberal saldırının
yarattığı tahribata karşı sosyal haklar mücadelesiyle birleştirmek
için gayret sarf edilmelidir. Milliyetçi-ırkçı-mezhepçi provokasyonlara
karşı her zaman en geniş güçleri seferber etme ve bu çerçevede
toplumsal meşruiyeti bulunan eylemlerden ayrılmama anlayışı izlenmelidir.
Kürt sorununda ‘gönüllü yurttaşlık’ temelinde bir arada yaşamak
hem uygulanma, hem de halkın sorunlarına çözüm üretme potansiyeliyle
en uygun çözüm olarak ortaya çıkıyor. Demokratik kültürün en
zayıf halkasını Kürt sorununun oluşturduğu bilinciyle, çözümün
Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacağı akıldan çıkarılmamalıdır.
Kürt kökenli yurttaşların demokratik, siyasal, kültürel haklarını
kullanabilmeleri tartışma konusu bile yapılmamalı, toplumsal
yaşamın doğal bir unsuru haline gelmelidir. Genel siyasi af dâhil,
devletin sorunun demokratik çözümünde kararlılık göstermesi,
bölge halkının eşit yurttaşlar olarak sosyal hizmetlerden, istihdam
ve yatırım olanaklarından yararlanmasının sağlanması çözümün
önünü açacaktır. Bir arada yaşama kültürünün sağlamlaşması, bölgesel
eşitsizliklerin kamu eliyle giderilmesi için kararlı bir ‘bölgesel
kalkınma planı’ uygulanmasına; insanların kendi yaşamları ile
ilgili kararları kendilerinin alabilmesinin önünü açan yerinden
yönetim ilkesinin yaşam bulmasına da bağlıdır.
Hem özgürlük hem eşitlik
Özgürlükçü sosyalist anlayış, eşitlikle özgürlüğün solun iki
temel değeri olduğu ve birbirlerini besleyip, güçlendireceği
on kabulünden yola çıkar. Hem demokratik, hem sosyal hakların
özgürce kullanılabileceği, insanca yaşamın bir gerçek haline
geldiği Türkiye’yi kurmayı amaçlar. Bir iş sahibi olmanın, emeğinin
karşılığını alabilmenin, temel sosyal hizmetlerden eşit, parasız,
nitelikli biçimde yararlanmanın özgür bir yurttaş olmanın getirdiği
evrensel haklar olduğu ve kamunun sorumluluğu altında bulunduğu
bilincini yerleştirmeye çalışır. Bunun insanların yaşam tarzlarına,
inançlarına, bireysel tercihlerine müdahale hakkını kimseye vermediğine
inanır. Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her türlü sömürü,
ezilme, ayrımcılık ve dışlanmaya tepki olarak yükselen kimlik
taleplerinin karşılanmasını özgürlükçü bir toplumun gereği sayar.
Her insanın ‘çok kültürlü, çok kimlikli’ Türkiye gerçeğinde anadilini
konuşabilmesi, kendi kimlik ve kültürünü, cinsel eğilimini özgürce
yaşayabilmesi talebine sahip çıkar.
Özgürlükçü laiklik anlayışıyla, her insanın inanma ve inanmama
özgürlüğünü; devletin tüm din, inanç ve mezheplere eşit mesafede
bulunmasını, bu anlamda kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamasını;
kısaca devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulmasını
savunur.
Buna karşın hayatın politik ve sosyal mücadele yerine, bütünlüklü
bir anlayıştan yoksun, kimlik politikaları etrafında örülmesinin
yanlışlığına dikkat çeker. Bu bağlamda çalışma ve yaşam alanlarının
iç içe geçmişliği, bir bireyin birden fazla kimliği taşıması
nedeniyle, farklı mücadele zeminlerinin ortaklaştırılmasının
önemini vurgular.
ÖDP, kapitalist küreselleşmeye entegrasyon sürecinde neo-liberal
politikalardan yaşamı ve çıkarı olumsuz etkilenen, pusulasız
kaldığı için umutsuzluğa sürüklenen ve/veya milliyetçi, tepkici,
şeriatçı konumlara savrulan emekçi ve yoksul kesimlerin taleplerine
soldan bir yanıt üretme, onlarla bu talepleri siyasallaştırarak
buluşma misyonunu üstleniyor. Siyasetin temsil ve meşruiyet krizine
karşı, siyasetin toplumsallaşması, insanların gündelik yaşamına
nüfuz etmesi ile aşağıdan yukarıya siyasetin geri dönüşünü, umudun
yeşermesini örgütlemeye çalışıyor. Kendini, özgürlükçü sosyalizm
hedefiyle, toplumsal muhalefeti aşağıdan yukarıya inşa etmek,
toplumsal hareketlerin yaratılmasına etkin bir biçimde katkıda
bulunmak çabasıyla tanımlıyor. Asli sorumluğu kendi ülkesindeki
eşitsiz ve adaletsiz düzeni değiştirmek, kendi halkının dert
ve taleplerine çözüm bulmak olan yerel ve ulusal mücadelelerin
ufkunun tüm yeryüzüne uzanabilecek genişlikte olması gerektiğine,
dolayısıyla kapitalist küreselleşmeye karşı direnişin enternasyonalist
bir dayanışmadan geçtiğine inanıyor.
MÜCADELE EKSENİ VE EYLEM PLANI
Özgürlük ve Dayanışma Partisi, insanın insanı sömürmesine, sermayenin
emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hâkimiyetine,
cinsiyet ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı
düzene son verilmesi için mücadele eder.
Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu,
ezen ve ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye
ve bürokratik baskı ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar
ve planlama süreçlerinin çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine
dayandığı bir dünyayı amaçlar.
Kadınların ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik
hayatta erkeklerle eşit olduğu; insanlar arasında dil, etnik
köken ve inanç farklılıklarına dayanan ayrımcılığın son bulduğu;
uluslar arasındaki düşmanlıkların sona erdiği; ulusların kendi
kaderlerini özgürce tayin edebildiği; insanın kendisiyle ve doğayla
barıştığı ve barışın kuşattığı bir toplumu hedefler.
Bu hedef doğrultusunda kapitalizmin sınırlarını bugünden aşmaya
yönelen bir eylem ve mücadele planına sahiptir.
HALK EGEMENLİĞİ VE SINIRSIZ SİYASAL ÖZGÜRLÜK!
• Türkiye toplumunu 12 Eylül darbesinin yarattığı anti demokratik
rejime hapsetmiş olan 1982 Anayasası’nın yapılan değişikliklere
rağmen ‘geçici maddeleri’ dâhil anti demokratik içeriği değişmemiştir.
Tüm toplum kesimlerinin katılımıyla demokratik bir tartışma ortamı
yaratılmalı, özgürlükçü, demokratik yeni bir anayasa hazırlanmalıdır.
Anayasa, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarını ve uluslararası
anlaşmalarla teminat altına alınmış bireysel hakları çekincesiz
içermelidir. Anayasada sadece demokratik hak ve özgürlükler değil,
ekonomik ve sosyal haklar da güvence altına alınmalı, yurttaşların
temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesi devletin
anayasal sorumluluğu olmalıdır.
• Siyasi Partiler Yasaları ile siyasete getirilen tüm kısıtlamalar
kaldırılmalı; her türlü düşüncenin örgütlenme hakkı tanınmalı;
hiç bir siyasi parti amaçları yüzünden kapatılmamalı, lider sultasına
yol açan hükümler değişmeli, parti içi demokrasi esas kabul edilmelidir.
• Kadınlar lehine pozitif ayrımcılık ilkesi anayasa, siyasi partiler
ve ilgili tüm yasalarda yer almalıdır. Kadınların siyasal temsilini
artırmak için tüm siyasi partilere kota zorunluluğu getirilmelidir.
Tüm yasalardaki cinsiyetçi bakış açısı ve cezalandırma mantığı
değiştirilmelidir.
• Seçim Yasası temsilde adalet ilkesini sağlayacak şekilde demokratikleştirilmeli,
barajlar kaldırılmalıdır. Yasada siyasi ittifaklara imkân tanınmalı,
partilere propaganda konusunda eşit haklar sağlanmalı, Hazine
yardımı esasları ‘adil yararlanma’ ilkesi ile yeniden düzenlenmelidir.
• Merkezi ve yerel hükümet memurlarının seçilmiş yerel yönetim
organları üzerindeki üstünlüğüne son verilerek, genel ve yerel
meclisler iktidarın kaynağı haline getirilmelidir. Halkın her
düzeyde kendisini yönetmesi için örgütlenmesinin ve her tür barışçı
eylemin önündeki kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Merkezi devletin
yetkileri azaltılıp, yerel yönetimler ve yerel iktidarlar güçlendirilmelidir.
• Silahlı devlet güçlerinin halk temsilcileri üzerindeki üstünlüğünün
bir kaynağı olan MGK'nın anayasal statüsüne son verilmeli, Genelkurmay
Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmalı, orduya iç güvenlikle
ilgili herhangi bir görev verilmesi yasal ve idari düzenlemelerle
önlenmelidir; askerlik hizmetlerinin yerine getirilmesinde ahlaki
ve vicdani normlar gözetilmeli, ‘vicdani redde’ hukuksal statü
kazandırılmalıdır.
• Güvenlik ve istihbarat birimlerinin yurttaşlarla ilgili yasadışı
bilgi toplamalarına, yurttaşların dosyalanmasına ve fişlenmesine
son verilmeli, varolan bu tür kayıtlar yok edilmeli, yurttaşlar
kendilerine ilişkin her tür polis kaydına istedikleri an ulaşabilmelidir.
• Devlet içindeki örtülü, yasama denetimi dışına kaydırılmış
olan veya hukuksal dayanağı olmayan tüm birimler lağvedilmeli;
MİT ve benzeri birimler Meclis denetimine açılmalıdır. Örtülü
ödenek kaldırılmalı ve bugüne kadar yapılan harcamalar Meclis
denetimine açılmalıdır. Gizli yönetmelikler açıklanmalı, bu tür
kuruluşların gerçekleştirdikleri yasadışı faaliyetlere karışanlar
yargılanmalıdır. Terörle Mücadele Yasası bütün hükümleriyle birlikte
kaldırılmalıdır.
• F tipi cezaevi uygulamasına ve diğer tecrit esaslı uygulamalara
son verilmeli, tüm tutuklu ve hükümlüler için insani yaşam koşulları
sağlanmalıdır.
• Yasalar ve anayasa ile ilgili bütün düzenlemeler sırasında
Paris Şartı, AGİT ilke ve kararları, Helsinki Nihai Senedi, ILO
standartları ve Avrupa Konseyi ilke ve kararları ile elde edilmiş
olan emekçi kazanımları asgari standart kabul edilmelidir.
.
ÜRETENLERİN YÖNETTİĞİ, TOPLUMSAL İHTİYAÇLAR İÇİN BİR EKONOMİ!
• Temel ekonomik kararların sermayenin kar beklentilerine, kendini
düzenleyen piyasa mekanizmasının buyruklarına göre değil, toplumun
ihtiyaçlarına göre saptandığı bir ekonomi tasarlanmalıdır.
• Ekonominin temel üretim ve yatırım kararlarında, şirket idareleri
değil, halk temsilcilerinin ve emekçi örgütlerinin tavsiye ve
kararları ile yönlenen demokratik planlama organları belirleyici
olmalıdır. Bu kararların uygulanmasını gerek işletme ölçeğinde,
gerekse bölgesel ve ulusal düzeylerde emekçi örgütleri ve temsilcileri
denetlemelidir.
• Neo liberal saldırının en belirgin uygulamalarından olan, emek
kesiminin kazanımlarının yitirilmesi anlamına gelen özelleştirme
uygulamalarına son verilerek, özelleştirilen tüm kuruluşların
tekrar kamu mülkiyetine alınması için mücadele edilmelidir. Kamu
işletmelerinde yolsuzluklara, usulsüzlüklere karşı o işletmede
çalışan emekçilerin yönetim ve denetimin yanı sıra, yaşamı o
işletmenin kararlarından etkilenen tüketicilerin, yöre halkının,
işletme-doğa ilişkilerini gözeten çevreci inisiyatiflerin de
denetim süreçlerine katılımları sağlanmalıdır.
• Katılımcı bütçe uygulaması yoluyla, kamu bütçesinin demokratik,
katılımcı ve eşitlikçi bir tarzla sendikalar, meslek kuruluşları,
tüketici örgütlerinin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin
önerileri göz önüne alınarak düzenlenmesi öngörülmelidir. Bütçe
mali sermayenin ihtiyaçlarına göre değil, toplumun eğitim, sağlık,
sosyal güvenlik, konut, toplu taşımacılık gibi temel gereksinimlerinin
karşılanması önceliğiyle düzenlenmelidir. Kamu bütçesinde askeri
ve bürokratik harcamalar en aza indirilmelidir. Faiz ödeyen bütçe
anlayışı terk edilmelidir.
• Kadınların toplumsal eşitsizliğinin giderilmesi yönünde düzenlemeler
yapılmalıdır. Tüm insanların yaşamını ve toplumun sürekliliğini
sağlamada gerekli olan, kadının yapması gereken işler şeklinde
algılanan ve ücretsiz olarak yapılan bütün ev işleri, çocuk,
yaşlı bakımı vb. işlerin ekonomiye katkı sağlayan ve servet yaratan
işler oluşundan yola çıkarak; asgari ücret ve temel ücret belirlenmesinde
ev içi emek görünür kılınmalı ve ücretlere yansıtılmalıdır.
• Adil bir gelir dağılımının yaratılabilmesi için, harcamaları
değil gelir ve serveti temel alan artan oranlı bir vergi sistemi
uygulanmalıdır. Uluslararası parasal işlemlerden vergi alınmalı,
sermaye kontrolleri yeniden uygulanmalıdır.
• Araştırma-geliştirme (AR-GE) faaliyetlerine önem verilmesi,
gerekli kaynak ayrılması bir zorunluluktur. Ekolojik kaygılar
da gözetilerek yüksek teknolojiye dayalı sanayilere ve teknoloji
üretimine yönelmek, eğitim sistemini buna göre tasarlamak, kamu
kaynaklarından gerekli fonları ayırmak gereklidir. Bilgiyi tekelleştiren
Veri Koruma Yasası kaldırılmalı, yazılım hegemonyalarına karşı
kamusal seçenekler geliştirilmeli, bilimsel gelişmelerin insanlığın
ortak kullanımına açılması sağlanmalı, bu gelişmeler patentlenmemelidir.
• Dünyada gözlenen en belirgin adaletsizliklerden birisi yoksul
ülkelerin dış gelirlerinin önemli bir bölümünü IMF gibi uluslararası
mali kuruluşlara, bankalara ve Kuzey’deki hükümetlere borç olarak
ödemeleridir. Türkiye’nin de tüm ekonomik önceliklerini tahakküm
altına alan bu uygulamaya karşı çıkılmalı; Üçüncü Dünya’nın borçlarının
iptali talebi kapsamında bu boyunduruktan kurtulmak için kamunun
dış borçları silinmelidir.
• Herkes sırf bu ülkenin yurttaşı, doğal ve fiziksel kaynakların
paydaşı olma kimliğiyle toplumsal refahtan pay almalıdır. Bu
anlamda herkese yurttaşlık geliri ödenmesi bir hak olarak kabul
edilmelidir.
• Kamu açıklarını kapatmanın yolu, KİT'lerin tasfiyesi ile eğitim,
sağlık ve diğer sosyal harcamaların ortadan kaldırılmasından
geçemez. Verimsiz kamu girişimlerinin verimli hale getirilmesi
için, teknolojik yenilenme, işletmelerin çalışanlarca denetlenmesi,
muhasebe sistemlerinin saydamlaştırılması ve personel politikalarının
siyasi tercihlerden arındırılması gerekir.
• Küçük ve orta boyutlu işletmelerin ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır.
Bu işletmelerin yarattıkları katma değerden haklarına düşen payı
alabilmeleri için ucuz kredilerle, enerji ve ham madde destekleriyle,
sağladıkları istihdama paralel olarak teşvik edilmeleri sağlanmalıdır.
HERKESE İŞ! EMEKÇİYE DAHA FAZLA HAK!
• Bir insan hakkı olarak çalışma hakkının herkes için yaşama
geçirilmesi yönünde, tam istihdam politikaları uygulanmalı ve
iş gününü ücretler düşürülmeksizin kısaltma amacı genel bir ilke
olarak benimsenmelidir. İşsizlikle terbiye edilmeye çalışılan
emekçilerin yanı sıra, yedek emek ordusu tehdidiyle haklarında
kısıntıya gidilen emekçilerin sorunlarının kapitalizmden kaynaklandığı
saptamasıyla tüm emek kesimi ortak mücadele etmelidir.
• Hem mevcut işlerin daha fazla kişi arasında paylaştırılması,
hem de daha kısa çalışma saatlerinden kaynaklanan boş zaman olanağını
ücretlilerin etkin bir biçimde kullanabilmesi için çalışma saatleri
azaltılarak ilk planda 35 saate indirilmelidir. Böylelikle emekçiler
politik süreçlere daha aktif olarak katılabilirler ve adil bir
ekonominin gerek duyduğu katılımcı bütçe, demokratik planlama
uygulamalarının daha aktif bir öznesi olarak değerlendirebilirler.
• Emek piyasasının cinsiyetçilikten arındırılması için mücadele
edilmeli, kadınlar lehine pozitif ayrımcılık uygulanmalı, çalışma
saatleri, ücretler ve tüm çalışma yaşamı buna göre düzenlenmelidir.
• Sendikacılığın yozlaşmasına, çalışma yaşamının sendika tekellerinin
hakimiyetine girmesine yol açan iş yeri ve iş kolu barajları
kaldırılmalıdır. Sendikal hayatı düzenleyen kurallar emekçi taleplerini
gözetecek şekilde değiştirilmeli, emekçilerin ekonomik örgütlenme,
grev, toplu sözleşme ve sendikalaşma haklarını gerçekleştirmesinin
önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. İşçiler, kamu emekçileri,
emekliler, örgütsüz emekçiler, işsizler ve kent yoksulları ortak
bir kader duygusu içerisinde mücadele etmelidir. Kamusal alanı
daraltmaya ve sendikasızlaşmaya yol açan neo liberal politikalara
karşı emek hareketinin kazanım ve birikimleri korunmalı ve geliştirilmelidir.
• Kadınların sendikalardaki temsiliyeti artırılmalı, en az kota
uygulaması getirilmeli, çalışma koşulları ve temsilin önündeki
engeller kaldırılmalı, buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.
• Sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme yasakları bütün kamusal
ve özel işletmeler için ayrım gözetmeksizin kaldırılmalı, askeri
personel ve güvenlik personeli de dahil bütün ücretliler için
sendikalaşma yasayla teminat altına alınmalıdır.
• Emekçiler, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde
ortak örgütlenmelidir. Ortak örgütlenme, yerel inisiyatifleri
geliştirme, yeni bir sendikal kültür ve anlayış yaratma hedeflerine
de hizmet edecektir. Bu kapsamda kamu çalışanlarının toplu sözleşme
ve grev yapabilmelerinin ve siyasete katılabilmelerinin önündeki
engeller kaldırılmalıdır.
• Ev işlerini, eğitimi, sağlığı, sosyal yardımı, emeklilik ve
işsizlik sigortasını da içeren eşit, parasız, nitelikli biçimde
bir sosyal güvenlik sistemi kurulmalı ve emekçilerin yönetim
ve denetimine bırakılmalıdır.
• Sigortasız işçi çalıştırma yasağının uygulanması için gerekli
yasal ve cezai düzenlemelere işlerlik kazandırılmalıdır.
• Kamu emekçilerinin özlük hakları demokratik bir biçimde düzenlenmeli,
insanca yaşam ve mesleklerinde gelişimlerini sağlayabilecekleri
düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir. Bu alanda sözleşmeli
çalışma ortadan kaldırılmalıdır.
• Emekçilerin çalışma alanlarındaki mal ve hizmet üretimimin
düzenlenmesine katılmaları, üretim faaliyetlerinin bilgisini
edinmeleri, ürettikleri mal ve hizmetlerin kullanımı konusunda
söz ve karar sahibi olmaları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
• İş kazalarına ilişkin mevcut işçi sağlığı ve iş güvenliği
yasası emekçiler lehine düzenlenmeli, iş yerlerinde sağlıklı
bir çalışma ortamı kurulmalıdır. İşyeri güvenliğinin sağlanması
için işverenlere ağır yükümlülükler getirilmeli, iş kazaları
sonucu sakat ve engelli hale gelenlerin ve bakmakla yükümlü oldukları
aile bireylerinin haklarının güvence altına alınması için gerekli
düzenlemeler yapılmalıdır. İş Kanunu esnek çalışma anlayışından
arındırılmalıdır.
• Uluslararası düzeylerde ortak toplu sözleşme, grev, eylem birliği
yapma önündeki engeller kaldırılmalıdır. Tüm dünyada ‘hizmetlerin
serbest dolaşımı’ adı altında dayatılan, yoksul ülkelerdeki iş
gücünün vasıfsızlaştırılması ve ucuz iş gücü olarak kullanılmasına
olanak sağlayan GATS vb. anlaşmalara karşı çıkılmalı, işgücünün
eşit koşullar altında serbest dolaşımı sağlanmalıdır.
EMPERYALİZMİN EGEMENLİĞİNE SON!
Günümüzde anti-emperyalist mücadele, hem doğrudan toprak işgalleri,
hem de uluslararası sermayenin IMF, DB, DTÖ gibi kurumlarının
yapısal programları ve borçlanma mekanizmalarıyla, enerji hatlarının
kontrolüyle, fikri mülkiyet haklarıyla, bilimsel ve kültürel
hegemonyayla ortaya çıkan yeni egemenlik ilişkilerini hedef almak
zorunda. Böylece savaşlara ve işgallere karşı direnişle, emperyalizmin
baskı ve sömürüsüne karşı dünya emekçilerinin enternasyonal mücadelesini
ortaklaştıran bir anti-emperyalist hattın örülmesi büyük önem
taşıyor.
• Emperyalizme bağımlılığı pekiştiren ekonomik, diplomatik ve
askeri anlaşmalar iptal edilmeli, askeri üsler kapatılmalıdır.
• Emperyalizmin güvenilir müttefiki rolüne soyunarak, Ortadoğu,
Kafkasya ve Balkanlar’da emperyalist tahakkümden pay kapmaya
dayanan politikalara son verilmeli, bölge ülkeleriyle barışçı
ilişkiler geliştirilmelidir. Bu ilişkilerin sadece hükümetler
düzeyinde değil, toplumsal hareketlerin uluslararası dayanışması
yoluyla gelişmesi ve kalıcılaşması için mücadele edilmelidir.
• Uluslararası barışın bir garantisi olarak, ekonomik kaynakları,
üstelik de insanlığı tehdit ederek tüketen tüm silahlanma harcamaları
durdurulmalı ve radikal bir silahsızlanma programı geliştirilmelidir.
Nükleer denemelere son verilmeli; nükleer, kimyasal ve biyolojik
silahlar imha edilmelidir.
• ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki
işgal politikalarına karşı koşulsuz bir biçimde karşı çıkılmalı;
işgal altındaki ülkelerin halklarının kendi kaderlerini özgürce
belirleyebilmeleri için işgallere ve emperyalist müdahaleciliğe
karşı mücadele geliştirilmelidir. Savaş ve işgal koşullarında
kadına yönelik tecavüz savaş suçu sayılmalıdır.
• Ortadoğu’da uzun yıllardır İsrail devletinin yürüttüğü işgal
ve Filistin halkının haklarını tanımama politikalarına karşı
Filistin halkının devlet kurma ve tarihsel haklarına sahip çıkma
mücadelesi desteklenmeli ve uluslararası dayanışma geliştirilmelidir.
• Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli, federasyona dayalı barışçıl
bir çözüm yönünde, bir arada yaşama ve barış iradesini ortaya
koyan Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının çabaları desteklenmelidir.
EMEĞİN AVRUPASI !
• ÖDP kuruluşundan beri dile getirdiği enternasyonalist anlayışla,
Avrupa’daki benzer partilerle ve toplumsal hareketlerle ortak
zeminlerde buluşma kararlılığını vurgular. Avrupa’nın sosyalistleri,
emekçileri, feministleri, ekolojistleri, savaş karşıtları ile
yaşam ve kader birliğini, ortak bir gelecek tasavvurunu ulusal
kaygıların önüne koyar. Kendi halkına karşı olan sorumluluğuyla
Avrupa halklarına, dünya halklarına karşı sorumluluğunu bağdaştırır.
Bu anlayışını Avrupa çapında siyasal ve toplumsal zeminlerde
sürdürür, emeğin iktidarı anlamına gelen ‘emeğin Avrupası’ mücadelesinde
Avrupalı emek güçleri ve toplumsal hareketlerle birlikte mücadele
eder.
• AB sürecinde ortaya çıkan insan hakları ve demokratikleşmeye
yönelik olumlu değişimlere ve kazanımlara sahip çıkar ve bunların
yaşamda karşılık bulması ve kalıcı bir siyasete dönüşmesi için
çaba harcar. Demokrasi anlayışını burjuva demokratik hakların
kazanılmasıyla ve temsili demokrasi anlayışıyla sınırlamaz; doğrudan
demokrasiyi geliştirme yönünde söz, yetki, karar ve iktidarın
halkta olduğu bir demokrasi perspektifi ile mücadelesini sürdürür.
• AB sürecinde emeğin serbest dolaşımı hakkının kısıtlanmasına
karşı çıkar, emeğin serbest dolaşım hakkını tüm dünyada savunur.
Tüm AB ülkelerinde göçmenlere seçme ve seçilme hakkı, radikal
bir silahsızlanma, üslerin ve nükleer silahların kaldırılması,
üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının iptali, Avrupa işçilerinin
ortak sendikal yapıda birleşmeleri, kaynakların ortak kullanımıyla
doğanın korunması gibi politikaları destekler ve bu taleplerin
gerçekleşmesi için mücadeleye katılır.
• Toplumsal haklar konusunda Avrupa Birliği’nin sınırlarını çizdiği,
giderek sosyal hakların gerilemesi ile şekillenen Avrupa modeline
karşı, yurttaşlık hakkı kapsamında herkese garantili gelir, parasız,
nitelikli, ulaşılabilir eğitim ve sağlık hakkı, sosyal dışlamanın
olmadığı kamusal bir sosyal güvenlik sistemine sahip bir modeli
savunur.
KÜRT SORUNUNDA DEMOKRATİK VE BARIŞÇI ÇÖZÜM!
• Toplumda barış olmadıkça demokrasiye, demokrasi olmadıkça barışa
ulaşılamayacağı gerçeğinden hareket ederek; farklılığın reddedilmediği,
farklılıkları meşru kabul eden bir siyasal, sosyal ve kültürel
yaşam ortamı yaratılmalı, bunun için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.
• Siyasal, demokratik ve kültürel haklarla, kendini geliştirme
hakkı toplumun tümü için eksiksiz ve eşit olarak kullanılabilmeli;
Türkiye'de yaşayan tüm yurttaşların anadillerini geliştirebilmesi
için kamusal eğitim-öğretim olanakları sunulmalıdır.
• Devletin ve siyasetin çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı
toplum gerçeğine kapalı yapısı, Anayasa, yasalar ve kurumlar
dâhil olmak üzere, değiştirilmeli, demokratik bir muhtevaya kavuşturulmalı
ve yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Sorunun çözüm yollarının
bütün boyutlarıyla sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve
idari engeller kaldırılmalıdır.
• Türkiye’de çatışmanın yarattığı toplum içi güvensizliğin, yabancılaşmanın
ve önyargıların giderilmesi ve kültürlerarası gerginliklerin
azaltılması, kültürlerarası alışveriş ve etkileşimin yaygınlaşması
ve farklılıkları tanıma sürecinin gelişmesi doğrultusundaki girişimler
desteklenmeli, geliştirilmeli ve eşit koşullarda bir arada yaşama
kültürü toplumsal hayatın her alanında güçlendirilmelidir.
• ‘Milliyetçi şiddetin’ harekete geçmesi, toplumda ‘linç’ kültürünün
yaygınlaşması karşısında tüm demokrasi güçleriyle birlikte ‘barıştan
ve hoşgörüden’ yana bir seçenek oluşturmak için harekete geçilmelidir.
• Doğu ve Güneydoğu’nun mevcut bölgesel eşitsizliğinin giderilmesi
yönünde kamu kaynakları seferber edilmeli; ekonomik ve sosyal
olarak geri bıraktırılmış ve çökmüş olan bölgenin yaşam koşulları
düzeltilmeli; bölgenin iktisadi ve toplumsal sorunlarının çözümü
için önlemler alınmalı, istihdam olanakları arttırılmalıdır.
• Bölgede normalleşme sağlanmalı, çatışma ortamında bulundukları
yerlerden göçe zorlananlara geri dönüş olanağı tanınmalı, evleri
ve malları tahrip edilenlerin zararları tazmin edilmelidir.
• Bölgede jandarmaya, silahlı kuvvetlere ve polise bağlı özel
tim türünden tüm özel savaş birimleri ve koruculuk dağıtılmalıdır.
• Siyasi Partiler Yasası’nın 83. Maddesi ve 4. Bölümü’nde yer
alan yasaklar kaldırılmalıdır.
• Bölgede yaşananlardan en fazla zarar görenler arasında kadınların
olduğu göz önünde bulundurularak, kadın kimliği nedeniyle yaşanan
taciz, tecavüz ve tespit edilen her türlü baskı yönteminin etki
ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için gereken düzenlemeler yapılmalıdır.
• Bölgede var olan aşiret sistemi ve geri kalmışlık sorunuyla
ilgili özel tedbirler alınmalı, eve hapsolan, eğitim alamamış,
ev ve çocukların bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalan
kadınlar için eğitim olanakları sağlanmalıdır.
• Genel politik af ilan edilmeli, herkesin politik, toplumsal
ve ekonomik haklarından yararlanabilmesi için gerekli yasal ve
sosyal düzenlemeler yapılmalıdır.
SINIRSIZ DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ!
• Özgürlükçü laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan
haklarına aykırı olmayacak her tür inanç ve vicdan özgürlüğü
kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış,
giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse
farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye
uğratılmamalıdır.
• Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı
ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel
teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden
ayrı tutulması özenle korunmalıdır.
• Tüm okullarda zorunlu din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır.
12 yıllık laik ve bilimsel bir temel eğitim, bütün öğrenim kurumlarında
zorunlu kılınmalıdır.
• Kamu hizmeti sunanlar, inanç ve kültürel kimliklerini kamu
hizmeti alanlar karşısında bir tercih ve baskı aracı olarak kullanamamalıdır.
Kamusal alanda hizmet alan yurttaşlar kılık kıyafetlerinden ötürü
ayrımcılığa uğratılmamalıdır.
YARGIDA BAĞIMSIZLIK, HUKUKTA SAYDAMLIK!
• Hukuk sistemi, yurttaşların haklarının sınırlandırılmasına
dayalı cezacı ve yasakçı anlayışlardan arındırılarak, bireyin
devlet ve öteki bireylere karşı özgürlüğünü teminat altına alan
bir anlayışla köklü biçimde değiştirilmelidir.
• Yargı bağımsızlığının sağlanması ve evrensel hukuk normlarına
uyulması amacıyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasi iktidara
bağımlılıktan kurtarılmalıdır. İçişleri Bakanlığı’nın yargı ile
bağları kesilmeli ve Adalet Bakanlığı bünyesinde bir adli zabıta
örgütü kurulmalıdır.
• Askeri ve sivil yargı ikiliği ortadan kaldırılmalı, disiplin
suçları dışında asker kişiler de yerel ve tabii mahkemelerde
yargılanabilmelidir. Askeri mahkemelerin disiplin suçlarına ilişkin
kararlarının temyiz mercii Yargıtay, Danıştay olmalıdır.
• Mahkemelere başvuru ve dava takibi işlemleri saydamlaştırılmalı,
bütün mahkeme bilgileri ilgili taraflar için her an erişilebilir
kılınmalıdır.
ŞOVENİZME, AYRIMCILIĞA, CİNSİYETÇİLİĞE VE FAŞİZME SON!
• Irkçı milliyetçilik Türkiye'nin çok kimlikli ve çok kültürlü
toplumsal yapısını sürekli gerilim halinde tutuyor, kimlikler
ve kültürler arasında yabancılaşmayı, şiddeti ve çatışmayı körüklüyor.
• Tüm eğitim kurumlarında müfredattaki şoven, ırkçı ve cinsiyetçi
anlayışlar ayıklanmalı; Türkiye'nin tarihi ve toplumsal yapısı
konusunda ırkçılığa ve erkek egemenliğine dayalı öğretime son
verilmelidir. Çocuklara, savaş yerine barış; ırkçılık yerine
hoşgörü ve farklı kimliklerin eşitliği anlatılmalıdır.
• Türkiye'de yaşayan dillerin ve kültürlerin gelişiminin önündeki
engeller kaldırılmalıdır.
• Devlet aygıtındaki ırkçı ve faşist faaliyetleriyle bilinen
kişiler yetkili makamlardan uzaklaştırılmalıdır.
• Farklı cinsel eğilimler üzerindeki her türlü baskıya karşı
durulmalıdır.
• İnsanlar arası ilişkilerde ve sorunların çözümünde şiddetin
bir araç olarak kullanılmasına karşı çıkılmalı, şiddet kültürünü
yaratan ve geliştiren koşulların ortadan kaldırılması için mücadele
edilmelidir.
• Türkiye toplumunda her yurttaş, kendisini güven içinde hissetmeli,
diğer kültürler ve kimlikler tarafından baskı altına alınmamalıdır.
Dinsel azınlıklara mensup yurttaşlarımıza yönelik ırkçı duyguların
körüklenmesine karşı çıkılmalı, farklı kültür ve dini inanç taşıyan
insanlarla bir arada yaşama kültürü geliştirilmelidir.
• Yüzleşmediğimiz bir tarihin, önyargıların, düşmanlıkların devam
etmesi için uygun ortam yarattığı bilinciyle, Ermeni tehciri
ve trajik sonuçları dâhil tarihimize ait her konu, yasaklardan
uzak, tartışmaya açılmalıdır.
• Azınlıklar ve kurumları, eşit muamele görmeli, yasalar karşısında
ayrımcılığa uğramamalıdır. Ana dillerinde eğitim yapmalarına,
dini ve sosyal kurumlarını işletmelerine ve mülkleri üzerinde
tasarrufta bulunmalarına yönelik zorluk çıkarılmamalıdır.
PARASIZ, NİTELİKLİ, KAMUSAL EĞİTİM
Kamu hizmetlerinin hızla ticarileşmesi, bu alanın piyasaya açılması,
kamusal nitelikteki bu hakların hak olmaktan çıkarılıp metalaştırılmaya
çalışılması, yurttaşları müşteriye dönüştürme çabaları bugün
yaşadığımız yoksulluk ve yoksunluk görüntülerini daha da derinleştiriyor.
Eğitim ve bilgiye ulaşmak, bir meslek sahibi olabilmek, anayasal
bir yurttaşlık hakkıdır. Eğitimin eşit, parasız, nitelikli biçimde
sunulması için mücadele etmek, eğitimin ticarileştirilmesine
ve sermayenin bilim kurumlarını, bilimi kendi ihtiyaçları doğrultusunda
kontrol altında tutmasına karşı direnmek büyük önem taşıyor.
• 12 yıllık kesintisiz eğitim herkes için bir hak olmalı, bu
hakkın kullanımından hiç kimse mahrum edilmemeli, insanların
maddi koşulları dikkate alınmaksızın, herkesin bu haktan yararlanması
sağlanmalıdır.
• Eğitim, eşitlikçi yapısını koruyabilmesi için, her yerde, herkese
aynı nitelikte ve eşit koşullarda sunulmalı, eğitim hizmetine
ulaşmadaki tüm engeller kaldırılmalıdır.
• Herkesin kendi yetenekleri doğrultusunda gelişimine olanak
veren bir eğitim programı, okul öncesinden yükseköğretime kadar
bütünlüklü olarak planlanmalı, eğitimde dışlama değil, kapsayıcılık
esas olmalıdır.
• Anadilde eğitim hakkı herkes için sağlanmalıdır.
• Yaşamın her alanında olduğu gibi eğitimde de mevcudiyetini
sürdüren kız çocukların mağduriyeti anlayışına son verecek düzenlemeler
bir an önce gerçekleştirilmeli, kız çocukların okuma hakkını
engelleyen tüm baskılar sona erdirilmelidir.
• Sadece okul binalarına sıkıştırılmış bir eğitim anlayışı aşılmalı,
yaşam boyu eğitim hakkının tüm yurttaşlara olanak sağlayacak
şekilde düzenlenmesine yönelik eğitim – toplum ilişkisi okullar
ve üniversitelerle birlikte kurulabilmelidir.
• Bütçeden eğitime daha fazla kaynak sağlanmalı, eşit, parasız,
nitelikli ve ulaşılabilir eğitim hakkı temel bir hak olarak kabul
edilmeli ve bu anlayışın hayata geçmesi için gerekli düzenlemeler
yapılmalıdır.
• Ticarileşmiş, dershanelere endeksli, özel okulculuğu teşvik
eden eğitim anlayışı yerine, toplumun öz kaynaklarının eşitlikçi
bir anlayışla yeniden dağılımını sağlayacak kamusal bir eğitim
planlaması gerçekleştirilmelidir.
• Piyasanın ihtiyaçlarına göre değil, toplumun sağlıklı gelişimine
ve insanların kendilerini geliştirebilmelerine olanak sağlayan
bir eğitim ve öğretim modeli yaşama geçirilmelidir.
Okullarda şiddet olarak ortaya çıkan kimi sosyo-kriminal davranışlar
( yaralama, cinayet, hırsızlık, gasp, cinsel taciz v.b) eğitim
sisteminin birikiminin bir sonucu ve göstergesidir. Geleneksel,
muhafazakar, anti-demokratik eğitim yapısı, kararları, süreçleri
ve uygulamaları değişmedikçe de devam edecektir.
• Özgürlükçü, katılımcı ve demokratik eğitim geleneğinin yaratılması
için bugünden okullarda yerel- yerinden-sürekli katılıma dayanan
(öğrenci-veli-yönetici-öğretmen) örgütlenmeleri oluşturulmalıdır.
• Okullardaki şiddetin yapısal kaynaklarının farkında olunmalı,
çözüm için; teknoloji ve kriminal denetim değil, süreci demokratikleştiren
güvenliği toplumsallaştıran bir yaklaşım benimsenmeli ve bu yaklaşım
etkin hale getirilmelidir.
HERKESE SAĞLIKLI BİR YAŞAM, PARASIZ SAĞLIK HAKKI !
• Sağlık hakkı yaşam hakkının bir parçası olarak en temel yurttaşlık
hakkıdır. Bu anlayışla sağlık hizmeti teknik değil, insani boyutu
önde gelen, ‘herkese sağlıklı yaşam’ çerçevesinde toplumun önceliklerinin
ve kaynaklarının seferber edilmesini gerektiren bir kamu hizmetidir.Reform
adı verilen uygulamalarla sağlık da bir kar alanı haline getirilmeye
çalışılıyor. Sağlığın piyasa ilişkilerinden bağımsız olarak örgütlenmesi,
özel sağlık hizmetine dayanan modelin terk edilmesi için mücadelenin
en geniş kesimlerle sürdürülmesi büyük önem taşıyor.
• Sağlık için gerekli tüm kaynaklar bütçeden hiçbir kısıtlamaya
ve tasarruf tedbirine tabi tutulmaksızın toplumun ihtiyaçlarına
göre sağlanmalı, kaynak kullanımı ve sağlık hakkı arasındaki
ilişki demokratik planlama ve denetimle hayata geçirilmelidir.
• Koruyucu sağlık hizmetlerini temel alan bütüncül sağlık hizmeti
anlayışı yaygın ve tüm yurttaşları kapsayacak şekilde kamu tarafından
üretilmeli ve yasal arka planı bir an önce tamamlanmalıdır. Tedavi
edici hizmetleri ticarileştiren ve yeterli maddi gücü olmayanları
dışlayan sisteme son verilmeli, tüm hastaların yararlanmasına
olanak sağlayan bir sağlık sistemi oluşturulmalıdır.
• Sağlığın çevre ve doğaya ait boyutları ihmal edilmemeli, bütünlüklü
bir sağlık politikası oluşturulmalı ve koordine edilmelidir.
• Sağlıklı yaşam için spor bilincinin yaygınlaşabilmesinin olanakları
ve ortamı oluşturulmalıdır.
HERKESE SOSYAL GÜVENLİK HAKKI!
Sosyal adalet ve barışın sağlanmasında birincil öneme sahip olan,
toplumsal dayanışmanın ön koşulu kabul edebileceğimiz sosyal
güvenlik tüm yurttaşlar için bir haktır. Bugün bu hakkın herkes
için kullanımı bir yana, bizzat ödedikleri primlerle bu sistemin
doğal üyesi olan çalışanlar bile bu haktan yoksun bırakılmakta,
sosyal güvenlik alanındaki dönüşümle sosyal adalet ve barış bozulmakta,
parası olmayanların geleceği karartılmaktadır.
• Tek bir sosyal güvenlik sistemi altında tüm yurttaşların eşit,
nitelikli bir sosyal güvenlik hizmetinden yararlanması en temel
haktır. Bu hakkın sağlanabilmesi için gerekli yasal ve idari
düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmeli, ‘sosyal güvenlik
reformu’ olarak sunulan hak gaspı doğuracak düzenlemeler durdurulmalıdır..
• Sosyal güvenliğe ayrılan kaynakların sermaye için ucuz fonlama
aracına dönüşmesi engellenmeli, sermayenin bu alana yönelik müdahalelerinin
önüne geçilmelidir. Sistem sosyal dışlanmanın olmadığı, tüm yurttaşları
kapsayan bir esasa dayanmalı, sistemin tüm giderleri bütçeden
sağlanmalı, sistem vergilerle finanse edilmelidir.
• Çocuklar, işsizler, çalışamayacak durumda olanlar, emekliler,
dul ve yetimler, yaşlılılar, kimsesizler, sokakta yaşayanlar
ve toplumun tüm mağdur kesimleri için çalışma koşullarına bağımlı
olmaksızın, insanca yaşamın gerekli koşulları toplumsal kaynakların
dayanışmacı bir anlayışla dağıtılması çerçevesinde yerine getirilmelidir.
TARIMDA TAHRİBATA SON !
• Kırsal nüfusun refaha kavuşturulması, bölgeler arası eşitsizliklerin
giderilmesi ve iç göçlerin yavaşlatılması için neo liberal ekonomi
politikalarından ağır darbe yiyen tarım, hayvancılık, balıkçılık
ve ormancılık sektörleri yeniden yapılandırılmalıdır. Tarımsal
alana yönelik İMF, DB ve DTÖ ile yapılan anlaşmalar iptal edilmeli,
bağımsız, demokratik ve sosyal bir tarım programının uygulanmasına
geçilmelidir.
• Tarım sektörüne yönelik uygulanacak politikalar, doğal kaynakların
sürdürülebilirliğini, küçük çiftçi üretimini, toprağı, suyu,
biyo-çeşitliliği, canlı yaşamın bütünlüğünü gözetmelidir.
• Kadınlar başta olmak üzere tarım üreticilerini üretim zincirinin
her halkasında söz ve karar sahibi yapan, toprağın çok parçalı
yapısını ortadan kaldıran, ‘işleyene toprak’ ilkesini temel alan,
yoksul köylülerin taleplerini gözeten bir tarım ve toprak reformu
yapılmalıdır.
• Demokratik planlama çerçevesinde, tarım üreticilerinin ve tüketici
örgütlerinin aktif katılımıyla etkin bir tarımsal üretim planlaması
gerçekleştirilmelidir.
• Küçük üretici ve köylülere enflasyonun altında kredi tahsisi
ve ucuz kredi kullanımı sağlanmalıdır. Destekleme alımları tüccara
yarayan biçimlerde değil, üreticiler lehinde olmalıdır. Tarıma
yapılacak destekler tüketicinin sırtından, yüksek fiyat politikalarıyla
değil, bütçe kaynaklarından yapılmalıdır. Üretici ile tüketici
arasında dolaysız ilişki teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.
Temel gıda maddelerinin yoksullara ucuz fiyatla ulaşması sağlanmalıdır.
• Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı
geliştirilmelidir. Kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir
sosyal güvenlik sistemi oluşturulmalıdır. Tarımda üretime emeği
ile katılan tarım işçilerinin emeklerinin karşılığını alması,
eşit yurttaşlar olarak kamu hizmetlerinden faydalanması sağlanmalıdır.
• Tarım alanlarının yağmalanmasına, doğanın tahrip edilmesine
ve erozyona karşı mücadele edilmelidir.
• Gündelik tarım işçileri ve hane halkı çalışanları da dâhil,
tarım sektöründe çalışanların sendikalaşma ve sosyal güvenlik
hakkının yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır.
• Ziraat Odaları ve Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yasasının
anti-demokratik hükümleri yeniden düzenlenerek, bu kurumlar üreticilerin
gerçek örgütleri haline getirilmelidir. Tarım üreticilerinin
sendikalaşma mücadelesinin önündeki engeller kaldırılarak, üretici
birlikleri üreticiye teslim edilmeli, kolektif üretim için yönetimleri
çiftçilerden oluşan bağımsız ve demokratik üretici birlikleri
ve kooperatifler geliştirilmelidir.
• Damızlık hayvan yetiştiriciliği ve tohum üretiminde çiftçilerin
çok uluslu şirketlere bağımlı hale getirilmesi engellenmelidir.
• Doğayı ve yol açacağı sağlık problemleriyle insan yaşamını
tehdit eden ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GDO) tarımda
kullanılmamalı, GDO’lu ürünlerin ithaline ve girişine izin verilmemelidir.
• Ülkemizin sahip olduğu zengin biyolojik çeşitlilik ve yerli
gen kaynakları koruma altına alınmalı, biyolojik çeşitliliği
koruma konusunda imzalanan uluslararası anlaşmalara uyulmalı,
uygulama süreci bakımından gerekli hukuki süreçler ve teknik
altyapı hızla organize edilmelidir.
• Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi çalışmaları şeffaf
hale getirilerek, hızlandırılmalıdır. Komite çalışmaları ziraat
odaları, çiftçi sendikaları, tüketici örgütlenmeleri ve diğer
toplumsal örgütlenmelerin katılımına açık hale getirilmelidir.
KATILIMCI BİR YEREL YÖNETİM!
• Halk yararına olan, merkezi yönetimin belirleyiciliğinin daraldığı,
yerel yönetimlerin yetkilerinin arttığı ve kamusal hizmetlerin
satılmadığı bir yerel yönetim anlayışı yürütülmelidir. Merkezi
hükümet, ulusal ölçekteki nedenlerden kaynaklanan göçler, düzensiz
nüfus artışı ve bölgeler arası eşitsizlikler gibi güçlüklerin
çözümüne yardımcı olma dışında yerel ve bölgesel yönetimlerin
kararlarına karışmamalıdır. Yerel ölçekte yönetimler güçlendirilmeli
ve demokratikleştirilmelidir.
• Kadınların yerel yönetimlerde temsilini artırmak için ‘en az
temsil’ hakkı getirilmelidir. Kadınların kentsel olanaklardan
yararlanması güvence altına alınmalıdır. Kadına yönelik şiddet,
taciz, tecavüz vb. için gönüllü kurumlarla yerel yönetimler ortak
olarak kadın danışma merkezleri açmalıdır.
• Eşitlikçi ve demokratik yerel yönetimler ve yerinden yönetim
için, halkın karar süreçlerinde doğrudan söz sahibi, uygulamada
ise sürekli denetleyici olabilmesi için; her yurttaş kamusal
politikaların geliştirilmesini ve belirlenmesini, yaşadığı kentte
öncelikli yatırımların nereye yöneleceği, sosyal yatırımlara
ne kadar pay ayrılacağı gibi temel konularda kararlara katılabilmelidir.
Mahallelerden başlayarak semt, ilçe ve ildeki yurttaşların doğrudan
veya temsilcileri ile katıldığı, acil ihtiyaçlarını ve önceliklerini
belirlediği toplantılarda yerel yönetimlerin gerçekleştirecekleri
yatırımlar saptanmalıdır.
• Yönetimin eylem ve işlemlerinin yöneticiler, uzmanlar ve halk
tarafından tartışılacağı zeminlerle yerel demokrasi güçlendirilmeli,
hem karar alma hem de uygulama süreçlerinde yurttaşların ve demokratik
kitle örgütlerinin görüşlerine başvurulmalıdır. Yönetime katılmanın
farklı biçimleri (halk oylaması, referandum, halk toplantıları,
belediye meclis toplantılarına katılma, il ve ilçe meclisleri)
bir arada bütünlüklü olarak uygulanmalıdır.
• Kentsel ve kırsal alanların yönetimi, eko sistemlerin sosyal
yaşamla birlikte düşünülmesini gerektirir. Yerel yöneticiler,
yeşil alanın insan yaşamıyla ilişkisini iyi kavramalıdır. Kente,
kentin değerlerine karşı işlenen, kente zarar veren eylemler
kent suçu olarak ele alınmalıdır.
• Bölge ve kent planlamasına ilişkin kararların alınması ve uygulanmasında
tarihsel mirasın ve tarihsel dokuların korunması esas alınmalı,
toplumsal ve tarihsel dokunun sahiplenilmesi için çalışmalar
yürütülmeli, gündelik taleplere çözüm getirse bile, hiçbir gerekçeyle
tarihsel dokunun tahribine izin verilmemeli, tarihsel çevre,
ulusal ölçekteki denetim mekanizmalarıyla koruma altına alınmalıdır.
• Özellikle yerleşme ve kentleşme sürecinde, süreci denetim altında
tutacak, yönlendirecek bir planlama kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Meslek örgütleri ve sendikaların da içinde yer alacağı demokratik
planlama sürecinde bölgesel ve kentsel kalkınma planları oluşturulmalıdır.
Böylelikle ekonomik, sosyo-kültürel, çevresel ve jeolojik veriler
ışığında belirlenen gereksinmeler doğrultusunda bir kentsel gelecek
tasarlanmalıdır.
• Ülkemizde yaygın afet riskleri dikkate alınarak (deprem- sel-
heyelan-çığ-endüstriyel/kimyasal etkiler), yerleşim ve sanayi
alanlarına dönük ‘afet merkezli planlama çalışmaları’ yapılmalıdır.
Mevcut yerleşim kararları gözden geçirilmeden yeni adımlar atılmamalıdır.
Sürece başta TMMOB ve üniversiteler olmak üzere ilgili kurumların
katılımı sağlanmalıdır.
• Marmara Denizi’nde olması muhtemel deprem nedeniyle ve diğer
risk saptanan bölgelerdeki hazırlıklar, riski azaltmaya dönük
ve kamusal sorumlulukla yürütülmelidir.
• Söz konusu bölgelere yeni göç edenlerin konut, arsa ve altyapı
ihtiyaçlarının giderilmesi için yerel yönetimlere merkezi hükümetten
özel destekler sağlanmalıdır. Buralarda yaşayanların iş, eğitim
ve sağlık sorunlarının hızla çözüme kavuşturulması için bir yatırım
programı uygulanmalıdır.
• Merkezi yönetimin bölgeler ve kentlere ilişkin genel düzenleyici
ilkeleri ışığında, kentsel yaşamın yeniden düzenlenmesi, kent
arazilerinin kullanımı ve kent planlaması ile ilgili karar süreçlerinde,
yerleşim, ulaşım ve alt yapı hizmetlerinin sağlanmasında yöre
sakinlerinin doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla verdikleri
kararlar belirleyici olmalıdır. Kent arazileri üzerinde spekülasyona
son verilmelidir.
EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YENİ BİR İNSAN DOĞA İLİŞKİSİ!
• Evrensel ölçekte süren ekolojik krizin 'gezegen riski' boyutlarına
ulaştığı göz önüne alınarak, insan-doğa ilişkisini bozan, doğayı
tahrip eden, kara dayalı ucuz sanayileşme ve sınırsız kalkınmacılığın
önüne geçilmelidir. Enerjide özelleştirme uygulamalarına son
verilmeli, enerjide seçeneklerin belirlenmesi ve enerji kaynaklarının
kullanımı kamuda olmalıdır.
• Üretim planlamasında geri-döndürülemeyen kaynakların kullanımına
dayalı enerji ve sanayileşme politikalarına son verilmeli, özelleştirmelerle
enerji sektörünün bütünsel yapısının bozulmasından ve doğal kaynakların
israfından titizlikle kaçınılmalıdır. Kalkınma planları, yerel,
evrensel ve küresel kısıtlılıklar hesaba katılarak hazırlanmalıdır.
Ülkenin doğal kaynak envanteri çıkarılmalı, bunlara değer biçen,
büyüme ve kalkınma hesaplarında bunlardaki tahribatı, eksilme
veya artışları gösteren bir muhasebe sistemi geliştirilmelidir.
• Sanayi tesislerinin, kara ve demiryollarının, hava alanlarının,
barajların ve enerji santrallerinin planlama ve inşasında yöre
halkının onayı alınmalı ve referandum mekanizması işletilmelidir.
• Fosil yakıtlara bağımlılığa dayalı enerji politikaları gözden
geçirilmeli; ısı ve elektrik enerjisi üretimi politikalarında
yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik verilmeli,
ucuz, temiz, yeterli ve güvenilir enerji temini için uzun vadeli
bir planlama yapılmalıdır. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri
ile yerli teknoloji üretimi özendirilmelidir. Yenilenebilir kaynaklara
dayalı enerji yatırımlarına kaynak ayrılmalı, toplam enerji üretimi
içindeki payları hızla yükseltilmelidir. İlgili bütün kuruluşların
ve üniversitelerin eşgüdümüyle yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının
envanteri çıkarılmalı ve veriler sürekli güncelleştirilmelidir.
• Her türlü insan etkinliğinde doğal çevre ve insan sağlığı gözetilmeli,
tüm insan etkinliklerinin, insan sağlığına ve doğal çevreye yapacağı
tahribatın maliyeti, işletme ve yatırım maliyetlerine toplumsal
ve çevresel maliyet olarak eklenmeli; yatırım tercihleri ve teknoloji
seçimleri bu toplam maliyetler üzerinden yapılmalıdır.
• Çevre ve enerji konularındaki tüm stratejik kararlar saydam
bir tartışma sürecinin ardından ‘ekolojist bir anlayışla’ toplumsal
yarar doğrultusunda ele alınmalıdır. Bu çerçevede, karar verme
mekanizmaları uzmanların ve yurttaş inisiyatiflerinin görüş ve
katkılarına açık olmalıdır.
• Konutların, teknolojilerin, sanayi tesislerinin ve sanayi ürünlerinin
enerji tüketimleri ve çevreye saldıkları emisyonlarla ilgili
standartlar oluşturulmalı, enerjinin tüketiminde verimlilik ve
enerjinin tasarrufu konusunda ulusal bilinç yaygınlaştırılmalıdır.
Ulaşım politikaları, ekolojik kaygılar ve enerji etkinliği göz
önüne alınarak planlanmalıdır.
• Çevreyle ilgili uluslararası sözleşmeler imzalanmalı ve yükümlülüklere
uyulmalıdır..
• Çöplerdeki katı atıklar yeniden kullanıma sokulmalı ve geri
kazanma oranı yükseltilmelidir.
• Ülkemizin kirli sanayilerin, enerji verimliliği düşük geri
teknolojilerin ve zararlı atıkların taşınma alanı olmasına izin
verilmemelidir.
• Tarımsal alanların ve ormanların yapılaşma ya da sanayi tesisleri
kurma yoluyla amaç dışı kullanımına son verilmelidir.
• Enerji alanında stratejik yönelimler ilgili bütün kesimlerin
katılımıyla belirlenmeli, karar süreçleri demokratikleştirilmelidir.
Nükleer santrallerin inşasından vazgeçilmelidir. Mevcut elektrik
santralleri ve dağıtım hatlarındaki kayıpları önlemeye yönelik
yatırımlar yapılmalıdır.
• Rüzgâr, güneş, dalga, jeo termal, biokütle enerjisine öncelik
veren bir enerji politikası benimsenmelidir.
• "Hayvan hakları" korunmalı ve etkin olarak savunulmalıdır.
Türcülük reddedilmeli ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulmalıdır. "Bütün
hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına
sahiptirler" yaklaşımı ışığında, 15 Ekim 1978 tarihli "Hayvan
Hakları Evrensel Bildirgesi"nde yer alan hususlar benimsenmeli
ve yaşama geçirilmesi için çalışılmalıdır.
ÖZGÜR VE YARATICI BİR KÜLTÜREL ORTAM!
• Sermayenin kültürel ve sanatsal yaşamı ticarileştiren ve kısırlaştıran
egemenliğinin kırılması için, kültür emekçilerinin ve yaratıcılarının,
kültürel ve sanatsal üretim, eğitim yayın ve sergileme araç ve
ortamları üzerinde özerk kültür ve sanat konseyleri aracılığıyla
söz ve denetim hakkı sağlanmalıdır.
• Tek tek sanatçı ve yazarların olduğu kadar, sanatçı, yazar
ve düşünür gruplarının da fikirlerini geliştirmeleri, ürünlerini
meydana getirmeleri ve topluma sunabilmeleri için,yerel ve merkezi
yönetimlerce geniş kamu fonları yaratılmalı, ayrım gözetilmeksizin
yaratıcıların kullanımına açılmalıdır.
• Kültür endüstrisinde çalışanların, diğer çalışanlar gibi kendi
meslek alanlarındaki üretimde söz sahibi olmaları, çalışma ortamlarını
aşağıdan yukarıya denetlemeleri için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
• Medya üzerindeki RTÜK ve benzeri denetim organları lağvedilmeli,
bunun yerine medya çalışanları ve izleyicilerinden oluşan kuruluşlarca,
kişi, kurum ve topluluklara yönelik hak ihlalleri denetlenmeli
ve uğranan zararların tazmini için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
• Kültürel gelişmenin evrensel bir temel üzerinde sürebilmesi;
uluslararası etkinlikler, buluşmalar, ortak üretim ve gösterim
olanaklarının yaratılabilmesinde kullanılacak kamu fonlarının
tahsisiyle mümkündür. Fonların kullanımı, doğrudan doğruya kültür
emekçilerinin örgütleri eliyle yürütülmelidir.
KADINLARA ÖZGÜRLÜK!
• Hukukun erkek egemenliğini esas alan yapısında köklü bir değişime
gidilmeli ve kadınlara karşı cinsiyetçi hükümler yasalardan ayıklanmalıdır.
Eşitlik Çerçeve Yasası çıkarılmalı, buna uygun mekanizmalar oluşturulmalıdır.
• Kadınların bedenleri ve yaşamları üzerindeki her tür denetime
son verilmeli, kendileri üzerinde sadece kendilerinin söz hakkı
olduğu kabul edilmelidir. Hukukta 'kadınlara karşı suç' kavramı
oluşturulmalı, bekâret kontrolü gibi uygulamalar cinsel şiddet
kapsamında görülmelidir.
• Kamusal ve özel bütün yaşama ve çalışma alanlarında ve savaşta
erkek şiddetine karşı kadınlara yardım sağlayan danışma merkezleri
ve sığınma evleri, merkezi ve yerel yönetimlerce finanse edilmeli
ve kadınların yönetimine bırakılmalıdır. Erkek egemenliğinin,
bütün toplumsal düzeylerde ve çalışma alanlarında sona erdirilmesi
amacıyla, kadınlar ev işlerine mahkum edilmemelidir. Kadının
ücretsiz ya da düşük ücretle çalıştırılmasına son verilmeli,
kadınların her alanda eşit hak ve eşit ücretle çalışma hakkı
teminat altına alınmalı, kadının eğitim ve çalışma hakkının yerleşip
kökleşmesi için pozitif ayrımcılık ilkesi yasayla desteklenmelidir.
• Ailenin kadın emeği üzerinden örgütlediği işler toplumsal örgütlenme
içinde çözülmeli, geleneksel cinsiyetçi işbölümünün bu hizmetlerde
yinelenmemesi sağlanmalıdır. Yerel yönetimler ve kamu kurumları
tarafından finanse edilen, kullananlar ve çalışanlarca denetlenen
yemekhaneler, çamaşırhaneler, kreşler açılmalı, yaygınlaştırılmalıdır.
GENÇLERE SÖZ VE YÖNETİM HAKKI!
• Gençlerin siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşama aktif katılımlarını
engelleyen anayasal ve yasal engeller kaldırılmalıdır. Gençlik
ve öğrenci örgütlerinin siyasal partilerle bağ kurmalarına kısıtlama
getirilmemelidir.
• Seçilme yaşı 18 olmalıdır.
• Hiçbir özel ve kamusal iş ve görev için askerlik yapmış olma
şartı aranmamalıdır.
• Gençlerin ve çocukların öğrenim görme, yeteneklerini diledikleri
gibi geliştirme ve diledikleri mesleği seçmelerinin önündeki
engeller kaldırılmalıdır.
• Anaokullarından başlayarak, yüksek öğretimin sonuna kadar öğrenim
ve eğitim herkes için parasız olmalıdır.
• Özgürlükçü ve demokratik bir eğitim için, ilköğretimden başlayarak,
okulların yönetimi, müfredatın belirlenmesi, boş zamanların düzenlenmesine
öğrencilerin aktif olarak katılmaları yasayla teminat altına
alınmalıdır.
• Çalışan gençlerin diledikleri dalda öğrenim görmeleri, meslek
içi eğitime devam edebilmeleri için çalışma saatlerinde düzenlemeler
yapılmalıdır.
• Çırakların ve kısmi zamanlı çalışanların sendikalaşmalarının
önündeki engeller kaldırılmalı, sigortalı çalışma zorunluluğu
getirilmelidir.
• Gençlerin sosyal, kültürel, sportif ihtiyaçlarını karşılayabilmek
için gerekli maddi fonlar ve diğer olanaklar, okullar, yerel
ve genel yönetimlerce sağlanmalıdır.
EMEKLİLİK YAŞAMIN EN HUZURLU ÇAĞI OLMALI!
• Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda emeklilerin yaşamını
kolaylaştıracak önlemler alınmalıdır.
• Toplumsal yaşamda emeklilerin katkılarından yararlanılabilecek
düzenlemeler ve kurumlaşmalar yaratılmalı, birikimlerini toplum
için kullanma olanakları sağlanmalıdır.
• Emeklilerin tamamı, kamu kurum ve kuruluşlarının dinlenme tesislerinden
yaralanabilmelidir.
• Emekliler, ulaşım hizmetlerinden, elektrikten, haberleşme hizmetlerinden
indirimli ve öncelikli yararlanmalıdır.
• Sigortalı olsun olmasın, yaşlı ve emeklilerin tamamı yeterli
sağlık ve emeklilik hizmeti alabilmelidir.
• Toplu sözleşme hakkı olan bir emekliler sendikası için gerekli
yasal düzenleme yapılmalıdır.
• Emeklilerin isterlerse huzurevlerinde, isterlerse evlerine
gönüllü hizmet götürülerek yaşamlarını insanca sürdürmelerinin
koşulları yaratılmalıdır.
ENGELLİLERE DAHA ÇOK ÖZEN VE HAK!
• Sağlık, eğitim, iş, çevre, kent yaşamı gibi tüm yaşam alanlarında
engelli yurttaşlarımızın diğer yurttaşlarımızla birlikte eşit
olanaklarla insanca bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayacak her
türlü önlem alınmalı; bu konuda her türlü eğitici ve bilgilendirici
faaliyet kamusal bir hizmet olarak yapılmalıdır.
• Engelli yurttaşlarımızın yüz yüze kaldığı eşitsizlikleri aşabilmek
için pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. İstihdam için varolan
kota arttırılmalı ve sonuçlar Türkiye İş Kurumu ve engellilerin
örgütleri tarafından denetlenmelidir. Engelliler için özel bir
sosyal güvenlik şemsiyesi oluşturulmalı, iş bulamamış ya da çalışamayacak
durumdaki engellilere her ay asgari geçim düzeyini sağlayacak
bir ücret ödenmelidir.
• Engelli bireylerin tıbbi bakım ve rehabilitasyonları konusunda
sunulan hizmetler arttırılmalı, ücretsiz bakım yapılmalı; cihaz,
protez gibi ihtiyaçlar parasız olarak sağlanmalıdır.
• Engelliler diğer yurttaşlarla eğitim konusunda eşit haklara
sahip olmalı, engelliler için fırsat eşitliği yaratılmalıdır.
Engelli yurttaşlarımızın eğitimi için uzman eğitimciler görevlendirilmelidir.
Engellilerin ihtiyaçlarını karşılamak için düzenlenmiş yardım
servisleri kurulmalı, tam ulaşılabilirlik sağlanmalı ve ailelerden
oluşan gruplar ve ilgili kuruluşlar eğitim sürecinin her safhasında
yer almalıdır.
• Engellilerin çalışabileceği özelliklere sahip işyeri ve iş
araçları tasarımının yapımı ve yeni teknolojilerin kullanımı
teşvik edilmelidir.
• Yerleşim ve çalışma alanlarının planlanmasında, kamu ulaşım
araçlarında engellilerin yaşamını kolaylaştıran düzenlemeler
yapılmalı; bina ruhsatları buna göre verilmelidir.
• Tüm yerel yönetimlerde engelliler bürosu oluşturulmalı, başta
büyük kentler olmak üzere illerde engelli örgütlerinin temsilcilerinden
oluşan ‘Engelli Danışma Meclisleri’ kurularak buradan çıkacak
tavsiye kararları belediye meclislerince yaşama geçirilmelidir.
• Engellilerle ilgili her türlü sorunun çözümünde kendi örgütlenmeleri
aracılığıyla engelliler sürece katılmalı, söz ve karar sahibi
olmalıdır.
GÖÇMENLERE EŞİT HAKLAR!
• Göçmenler yaşadıkları ülkelerde siyasal ve toplumsal yaşamın
her alanında eşit haklara sahip olmalıdır.
• Göç alan ülkelerde gelişen ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadele
edilmeli, bu amaçla mücadele eden demokratik göçmen hareketleri
desteklenmelidir.
• Türkiyeli göçmenlerin Türkiye’deki seçimlere bulundukları yerlerde
doğrudan oy kullanarak katılma hakları sağlanmalı, göçmenlere
kendi temsilcilerini seçme imkânları sağlanmalıdır.
|